evlerin, dükkanların, şehrin, blogun arkası.

20170106_172117

Kaç gündür Ay’ı görmüyorum yine. Aygestan’da yaşa da Ay’ı göreme. Hayastan’da yaşayıp Hay’ı görememek gibi. Burada bugünkü azıcık güneşin dışında hep sisler altında Yerevan nicedir. Ne Ararat şaşırtıyor bir yerlerden çıkıp ne de Ay. Çukurda kalıyor Yerevan etrafa göre, ondan tüm sis şehrin üzerine çöküyor. Bir yandan da Hayastan’ın en sıcak yerlerinden yapıyor Yerevan’ı bu çukur. Şubatta hava açmaya başlar diyorlar. Baharı bile görebilirmişim belki buradan ayrılmadan. Kaç gündür pazara gidiyorum pazarcılar gelmiyorlar. Çok uzun bir noel buradaki. 6’sından sonra açılır dedik, 9’u dedik, 13’ü dedik, hala azıcık pazarcı var. Noel öncesi insanlar baya iyi alışveriş yapıyor olmalılar. Biz bilemediğimiz için süpermarketlere ve manavlara muhtaç kaldık. Artık biz de kalmadı ya, ev arkadaşlarım gittiler. Ben de bugün Cemal’in peşine takıldım. Cemal 10 yıldır burda yaşıyor, 50 yaşlarında. Siyasi göçmüş ama göçmenlik vermemişler. Öyle yaşıyormuş burda yıllardır, polis pek birşey sormuyormuş. Bazen takip ediyorlar ama sonra bırakıyorlar dedi.  Pazara gittik Cemal’le, o her şeyini toptan alırmış. Toptan da 50 kilo falan. Çuval çuval patates soğan var evinde, iki bidon peynir, bir çuval ceviz. Ucuza geliyor. Her şeyi öyle planlı gibi ki. Günlük ritmini anlattı bana, dinlemek hoşuma gitti. Her sabah kalkınca çayı sobanın üstüne koyup cevizleri kırarmış, ağzına bir kaşık bal atarmış. Çok acıktığı zamanlarda yermiş bir de bu balı. Avustralyadaki kardeşi aldırmış balla cevizi zorla, sen kendine bakmıyorsun diye. O para yolluyormuş. Bir fabrikada bekçilik yapmaya başlamış bir ay önce Cemal. Bir küçük ev var fabrikanın yanında, kocaman bahçesi var. İçinde de gri bol tüylü bir köpek. Baharda burayı cennete çevireceğim diyor Cemal, bir sürü şey ekecekmiş. Köpek Cemal’i takip ediyor nereye gitse, şehir merkezine kadar gelirmiş bıraksa, bir kere araba çarpmış. Belki ondan beridir, önce evin yanındaki alışveriş merkezine girip, dışarıdaki görevlilerin köpeği kovmasını beklerken biraz orada vakit geçirmesi Cemal’in. Mart’tan sonra çayı bırakırmış Cemal, kasımda başlarmış havalar soğuyunca. Sebzeler meyveler çıkınca peynirle yumurtayı da bırakırmış. Peyniri önceden suya koyuyor hep ki tuzu gitsin diye. Sebzeler iyice çoğalıp ucuzlamadan sebzeye geçmezmiş. Ne zaman bolsa o zaman yermiş. Nohut ıslatmış yarın için. Bugün de noel zamanı çok aldığı lahanalar havuçlar bozulmasın diye onlarla bir yemek yapmış. Çok lezzetliydi, soğan, lahana ve havuç yalnızca. Baharatsız, salçasız. Avrupa Gönülleri’nden Fransız kadınlar gelirmiş arada yemeğe. Ramazan çeviriyor tabii konuşmaları, o da yine EVS‘ten.

20170114_181009Kilosunu 200 dram’a aldığı elmalar (solda) 250 dram’a aldıklarından iyi çıkmış. Mayıs’a kadar yetecek balı varmış. Dut pekmezi de var biraz. Salçalar pencere kenarında. Daha hiç açmamış, domatesler bitene kadar domates yemiş. Suyu marta kadar fabrikadan taşıması gerekiyormuş, evde su yok çünkü. Elektrikli ısıtıcının kokusunu sevmemiş hemen açmış sobanın deliğini duvardaki, soba yakmaya başlamış. Yemekleri de onda yapıyormuş. Kendine yetecek kadar Ermenice biliyor. Ama harfleri okuma konusunda pek iyi değilmiş. Gençler çabuk öğreniyor diyor. Ya da burada evlenip aile kuranlar. Aile hayatı yaşayınca mecbur öğreniyorsun diyor. 5 yıldır Ermenice televizyon izlemiyormuş, Türkçe, Kürtçe televizyon çekiyor çanak antenle. Öğlen evden çıkar şehirde gezermiş 5’e 6’ya kadar. Evde ne yapacaksın diyor televizyon izlesen gözlerin ağrır. Kaç numara senin gözlerin diye soruyor. 3 diyorum. Her gün ılık suyla doldurduğum bir kabın içinde gözlerimi açıp kapamamı söylüyor. O çift görüyormuş, şimdi geçmiş. Kuruluk varmış o da gitmiş. Benim de var dedim kuruluk, yap dedi her gün. Aklıma Çay Banyosu, Anneannem, Guy Debord ve Maaş Bordrosuzluğum Üzerine yazısı geliyor. Cevizin ortasındaki ince tabakaları kaynatıyor elektrikli ısıtıcının üstünde, sobanın yanması zaman alacak çünkü. Balgam söktürüyormuş. Sen geç kalmışsın diyor dansa, çocukken başlasaydın, şimdi sertleşmiştir kemiklerin, buradaki çocukları görsen. Çalışınca oluyor ya baya gelişti aslında diyorum. Hem çok esnek olmak da o kadar önemli değil aslında. Dolanıyoruz; pazardan, alışveriş merkezine köpeğe iz kaybettirmeye, sonra merkeze. Şehirde nerede bedava telefon varmış tabii uzun konuşursan kapanıyormuş, nerede wi-fi çekiyormuş, ücretsiz tuvaletler neredeymiş, paran yoksa ısınmak için nereye girermişsin öğrendim, şehir merkezinin başka yüzü.

Dün Hrant Dink Vakfı’ndaydım tabii onların resmi ofisi yok Eurasia’nın ofisinde konumlanıyor Armenuhi onun deyimiyle.Orada bir kitap gördüm, Kayseri’nin köylerindeki eski Ermeni kalıntılarının envanteri. Sonra aklıma şöyle bir fikir geldi. Burada çıkardığım film ve dansla birlikte eski Ermeni köylerine gitsem, oralara götürsem buranın izini diye düşündüm. Daha çok insan, daha çok hikaye çekeyim istiyorum. Ama bir yandan o kadar gündelik ve ayaküstü muhabbetler oluyor ki o anlar, gözüm kamera olsaydı da çekseydi diyorum. Mesela o hep yanından geçip gittiğim penceresinin önünde bir sarı süpürge, biraz soğan, birkaç elma olan küçük dükkana gittim geçen gün. Hem yakın diye hem görmek için içeridekileri. Camı kapalıydı tıklattım. Soğanları gösterdi yok dedim elmaları gösterirken. Soğanları indirip camı açtı. 60 yaşlarında olmalı, bir kadın. Onun işaret diline Ermenice karşılık verince aa gides hayeren dedi. Evet biraz biliyorum dedim. Gülüyordu yüzü hep, burda meyve sebze aldığım yerdeki insanlar hep gülüyor, hep muhabbet ediyorlar benimle, şehrin öbür ucundaki bakkala gidiyorum, Türkçe birşeyler söylüyor. İstanbuliyts diyor yok diyorum Ankarayits. Buraya geldiğim ilk haftalarda gittiğim bir manav vardı sadece bir kere gitmiştim, geçen gün gittim tekrar oraya ve benim okuduğum bölümü bile hatırladı kadın, şaşırdım. Nerelisin diye soruyor güleç teyze, Türkiye diyorum daha çok gülüyor, içerideki masada yemek yiyen kocasına sesleniyor Turkiyayits e! diye. Sonra yine İstanbul Ankara muhabbeti. Bana birşey diyor ama anlamıyorum. Heceliyor yine olmuyor. Artık bir Ermenice sözlük edinmemin zamanı gelmiş olmalı. Böyle anlar işte çekmek istediklerim, nasıl hem yaşayıp hem çekeyim önerisi olan? Bir fikrim daha var. Burada tanıştığım insanların portrelerini çekip aileleri nerelerden gelmiş Türkiye’den diye bir harita mı oluştursam diyorum. Belki oralara da buradan izler götürürüm.

img_4302

Dün yine ihtiyacım olan şey ayağıma geldi, buradaki film gösteriminde bir çocukla tanıştım, Ermeni geleneksel dansları yapıyormuş. Bana biraz anlatsana dedim. Temel olarak iki çeşit dans var dedi savaş dansı, genelde erkeklerin oynadığı, koçari gibi ve kadınların da olduğu danslar. Kadınların oldukları genelde tatildir önemli bir gündür işte onlar dedi. Erkekler her zaman çok güçlüdür, en önemli şey gözler, gözlerinde ateş olmalı dedi. Ermeni olmaktan gurur duyduğunu göstermelisin! Erkekler genelde kadınları kollarmış, kadınlar yavaş ve sönük hareket ederlermiş. Erkekler kadar enerjileri olmazmış. Taina da demişti katıldığı halk oyunlarında böyle olduğunu: “Çok istedim erkeklerin yanına gidip büyük hareketlerle dans etmeyi ama biz kadınlar kenarda küçücük hareketler yapıyorduk” Ne hissediyorsun dans ederken dedim Hayop’a. Sadece gurur duyuyorum dedi. Birlik hissi nerden geliyor dedim bu dansta. Aynı hareketlerden ve özellikle nidalardan dedi. Hep birlikte bağırılıyormuş kimi yerlerde o beraberlik hissinde çok etkiliymiş. Yarın ilk doğaçlama dans buluşması var. Bu buluşmalarla şekilleneceğini düşünüyorum biraz da projenin. Belki katılacak birileri de olur. Aslında son performansın bir kısmının da seyirci katılımlı birşey olabileceğini düşünmeye başladım. Belki bazı geleneksel hareketlerle başlayıp o hareketlerin dansın bütününden koptuğu, başka yerlere, herkes için farklı yerlere gittiği, nakarat gibi biraz. Aynı hareketlerin tekrarlandıkça değiştiği, dönüştüğü. Evet ID 708ciler! Yine Deleuze’le Guattari’ye nakarat makinesine döndüm iki yıl sonra 🙂 Varsa şunu da oku bak bu da var dediğiniz okuyayım zira biraz teorik zeminlere basmaya ihtiyaç duyuyorum. Açıcı olabiliyor metinler, yol açıcı. Sonra o yoldan dans ede dans ede Hayastan’dan Türkiye’ye.

20161226_122836

Düzenli olarak bedenimi çalıştırıyorum onlara saat koyduğum için ama şu teorik okumalar, video izlemeler o kadar sallantıda ki saat koymazsam hiç konsantre olamayacağım arada hep kaynayan onlar olacak diye korkuyorum. Burada her şey bana bağlı, hiçbir şeyin saati olmayınca iyi organize olmak için plan yapmak gerekiyor sanırım. İki aya yaklaşırken bunu idrak etmem iyi tabii. Farkındayım ki gün gün dans çalışmalarım burda yerlerini alamıyor. Kayda değer şeyler olduğunda paylaşacağım, öyle havadan sudan hareketler şimdi. Ama ÇDT için ısınma setleri ürettim bugün biraz bakalım 🙂 Bu blog benim günah çıkarma alanım gibi. Az şey yapıyorum çok daha çok çalışmalıyım diye hissedip blog yazdıkça iyi hissediyorum. 🙂 Ama blog yazmak da önemli bir parçası bu işin Aslı ve Gökçen’e de göre. Sadece bende kalsın istemiyorum bu ilişki işte yayılsın diğerlerine de blogla, videoyla, dansla. Ha bir de Pemra gelecekti buraya Tansu’yla. Yeşil pasaportu olanlar resmi bir kurum daveti dışında gelemiyorlarmış diye duydum, bakalım öğreneceğiz yakında. Aa bir de geçen gün Goght konserine gitmiştik, Sezen Aksu’nun Gel gel sarışınım gel’in müziğini çaldılar, şaşırdım. Sonra öğrendim ki müzik Ara Dinkjian’a aitmiş Amerika’da yaşayan bir Ermeni’ye. Ekşi sözlük diyor ki uzun süre Trt ekranlarında yasaklıymış bu yüzden şarkı. hay allah.

Advertisements
evlerin, dükkanların, şehrin, blogun arkası.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s