yıldızları yeniden gördüğüm

ve gece kadar uzundur son bir haftanın belleğimdeki izleriyle bezeli bu yazı da. Bir örümceğin ağı kadar gerçektir sadece. Nereden gelmişti o ağ, ne yemişti örümcek ne neye dönüşmüştü de oluşmuştu o ağ? Neydi bağlayan o iplikleri, ne tutuyordu bizi bir arada? Şiir gibi başlayıp bir günlüğe dönüşebilir bu yazı da. Çünkü işte belleğin işi belli olmaz. Çok uzun diyenler ilk şarkıdan başlasınlar okumaya. Zeki Müren’den.

20170114_232753

Neyse ki midem beynimin önünde gidiyor da şimdi bu yazıyı yazabiliyorum da siz de okuyabiliyorsunuz. Ee diyetim çok güzel gidiyordu buharda pişmiş sebzeler, çiğ yenen ıspanaklara vücudumdan olumlu tepkiler geliyordu ki, Nişan’ın hain planları öncülüğünde önce şu hep gittiğim Ermeni Pazarı’na gidip, şu her zaman önünden geçtiğim ama asla tatmaya yeltenmediğim kuru meyveleri, içi cevizle, fındıkla doldurulmuş sonra ne yapılmış da öyle parlak tatlı bir şey olmuş (Nişan’a göre kesinlikle şeker yok, ben biraz şüpheliyim) kuru domatesleri, kirazları, incirleri, hurmaları, kayısıları, elmaları, top top neyden yapılıp da üstüne susam koyulmuş şeyleri, doğal balı yiyip neyse ki konyağı reddetmeye irade bulabildim. Evet irade önemli şey. Midemiz en önemli şey değil. Ama şöyle ki uzun zaman karbonhidrat almayınca böyle güzel şeyler ikram edilince hayır diyemiyorum. Daha önce nasıl yememişim dedim bu kuru meyveleri, nasıl bu kadar güzel olabiliyorlar diye bir süre kendime gelemedim. Neler yediğimi tekrar tekrar gözümün önünde canlandırdım, çok lezzetlilerdi. Mesela biz elmaları dilim dilim kurutuyoruz ya, burada kabuklarını soyup ikiye bölüp kurutmuşlar, yumuşacık çok lezzetli bir şey olmuş.

20170114_232812

Nişan denilenlere göre Yerevan’ın muhtarı. İstanbul’da doğup büyümüş, burada tarih okuyor. 4 yıl önce miymiş gelmiş. Nişan gerçekten bir ağ örücü, onunla tanıştıktan sonra bir hafta içinde buraya geldiğimden beri tanıştığım insan kadar insanla tanışmış olabilirim. Geçen hafta bir atölye yapmıştım bir süre gittiğim yoga salonunda, ücretsiz kullanabileceğimiz üzerinden anlaştık sanmıştım salonu. Ama öyle olmadığını öğrenince başka bir salon bulabilir miyim araştırmasına girdim. Daha önce Hrant Dink Vakfı’nın yemeğinde tanıştığım Nişan’a da bunu sormuştum ki burada ne zamandır gideyim diye düşündüğüm kadın derneğindeki resim dersinde tanıştığım, dizilerden öğrendiği Türkçe’yle benimle konuşan ortayaşlarındaki kadından, bu akşam kırk yıl önce 7 yaşındayken kaydettiği şarkıları birlikte dinlediğimiz Sevan’a, Yezidi çocuklarına halk dansı dersleri veren ismini şimdi aklımda tutamamış olduğum adama kadar çok farklı çevreden çok insanla tanıştım. Bunları nasıl toparlar da anlatırım bilmiyorum. İşin bir bu yönü var. Bir de Hasmik’le başlayan yönü. Şöyle şimdi burada iki kilit insan var, biri Hasmik, diğeri Nişan. Hasmik benim dans dünyasıyla, Nişan da Yerevan civarındaki hayatla bağlantımı kurdu. Gümrü’ye gittiğimde hemen içine düşüverdiğim burada bulamadığımdan dert yandığım ağları görmeme yardımcı oldular. Aslında sadece aradığın şeyi söylemek gerekiyormuş, böyle kendi kendine aranmıyormuş birşeyler. İkinci ayımı tamamlarken bunu öğrendim. Aradığın şeyi söylemek gerekiyor kuralını öğrenmiştim aslında önceden ama hayat işte. Sanırım Nişan’la buluştuğumuz gün çarşambaydı, önce kadın derneğine gittik birlikte. Nişan’ı seviyor olmalılar ki dış kapılarının şifresini vermişler ona. Üç oda bir mutfaktan oluşuyor dernek. Kütüphanesi olan, kadınların gelip destek alabildiği, vakit geçirebildiği bir alan, gönüllüler çeşitli etkinlikler, atölyeler düzenliyor. Kitaplar, kitapçıklar çıkarıyorlar. Ev içindeki şiddet için bir kanun yokmuş Ermenistan’da ve bu şiddet çok görünür değilmiş anladığım kadarıyla. Ev içi şiddete karşı bir kanun olması için çabalıyorlar. 8 mart için bir kutlama düzenlemek istiyorlar belki dans da olabilir içeriğinde diye konuştuk. Belki hep birlikte çalışıp sokakta yapılabilecek bir performans çıkarırız dedik. Ben de acaba bu yapmak istediğim atölyeleri bununla mı birleştirsem diye düşündüm, yoksa ikisine de ayrı ayrı mı devam etmeli bilmiyorum. Yaklaşık iki ayım var burada, bu zaman düşündüğüm her şey için az mı bilmiyorum. Çok göreceli zaman tabii, her şey yapılabilir.

img_5889

İlk atölyede gözlemlediğim şeyler farklı bilmediğin insanlarla çalışmanın, bildiğin, bu çalışmalara aşina bir grupla birlikte çalışmaktan çok daha farklı olduğuydu. Kimileri atölyeye gelirken öğrendiği tüm kalıplarla gelmişti doğal olarak. Eşli danslardan gelmiş ve kendini göstermek isteyen bir çift vardı mesela, bazen çalışmalara katılmayan, garip bir hava yaratıyor bu durum. Bir grup çalışması vardı tüm grubun aynı anda hareket etmeye çalıştığı, biri düştüyse düştüğü, koştuysa koştuğu, durduysa durduğu. Buradayız ve şu an birlikte bu çalışmayı yapıyoruz hissini en çok orada yakaladım. Çdt ile yakaladığımız o dinamiği çok hissedemedim bu ilk çalışmada. Ama tabii ki bu daha ilk çalışmaydı, insanlar ilk kez deniyordu ve sonunda oturup konuştuğumuzda çoğunluktan olumlu tepkiler aldım, özellikle benim de o birlikte hissettiğimiz çalışma en sevilen çalışmalardan biri olmuş.

img_5972

Resim dersinin olduğunu öğrenmiştim cumartesi günleri, kadın derneğine gittiğimde. Bu cumartesi gittim. Portre çizmeyi gösterdi genç bir kadın bize, ideal bir yüzün oranlarını gösterdi ortayaşlarındaki iki kadına ve bana. Türkçe konuşabilirim dedi kadınlardan biri, dizilerden öğrenmiş Türkçe’yi ve oldukça iyi konuşuyor, hiç Türkiye’ye gitmemiş. Hiç düşünmeden, planlamadan çizmeye başladım, böyle bir kadın çıktı karşıma. Ermeni kadınlarına benziyor bence. Tabii Ermeni kadınları çeşit çeşit.

img_5974

Hasmik bunu görünce aa Martha Graham dedi. O da saçlarını böyle örüyormuş, hem de uzun yüzlüymüş. Hasmik Sanat Teorisi okumuş, 25 yaşında şimdi ve her hafta buluştukları bir dans grubu var, doğaçlama çalışıyorlar, bazen performanslar çıkarıyorlar, bunun dışında dans terapisti olarak çalışıyor. Bir arkadaşı spor terapisti, diğeri de sanat terapisti, hep birlikte kurmuşlar burayı. Burada gençler daha çok birşeyler kurabiliyor gibi. Bir sürü genç, bir sürü işe girişmiş. Birlikte performans (evet bir anda öyle birşey oluverdi) yaptığımız genç insanlara bakıyorum çoğu dans öğretiyor. Burada birşeyler yapmak, bu ülkenin gelişmesine katkı sunmak istiyorlar. İsrail’den buraya birkaç yıl önce yerleşen Armina öyle en azından. Paylaşmak istiyor bilgisini. Bizde biraz daha eskiler elinde tutuyor birşeyleri sanki. Bir girişememe halindeyiz gibi biz, ya da benim Türkiye’deki çevrem böyle bilmiyorum. Hasmik tek başıma olsam hiçbir şey yapamazdım birlikte yapınca çok daha kolay oluyor diyor. Bense Hasmik’e bakıp bakıp Alev’i görüyorum. Fotoğrafını çekince emin olamadığım bir benzerlikleri var. Hem yüzlerinde o benzerlik, belki burunlarında, dudaklarının kıvrımlarında, belki ellerini hareket ettirişlerinde, giydikleri o açık mavi tonlarındaki renklerde, yüzlerinin çok hareket edince kızarmasında, ikisinin de küçükken yıllarca bale yapmalarında belki, belki de seslerinin yumuşak tonunda ya da insanlara yönelişlerinde. Benzer birşeyler var, tam da bu diyemediğim. Ama işte çağırıp duruyorlar birbirlerini, rüyamda dahi. Alev’i gördüm diye uyanıyorum, rüyamı yazarken Hasmik’e dönüşüveriyor Alev. Yok Hasmik’miş gördüğüm diyorum. Alev Hasmik oluyor Hasmik Alev. Sonra Christina ve Yeşim var. Onlarınki daha da karışık, fotoğraftan asla anlaşılmayacak cinsten, belleğin izi düşemiyor fotoğrafa çünkü her zaman. Christina sürekli gülen, enerji dolu bir kadın, saçlarından başlıyor onların benzerlikleri, saçlarının renginden, gürlüğünden, boyundan başlıyor, gülüşlerinden, gülünce gözlerinin de kısılmasından devam ediyor, kontes tavırlarından geçiyor belki sonra ve küçük yüzlerinden, gülerek konuşur ya bazı insanlar, ağız dolusu bir gülüşle. Christina öyle, gerçekten mi öyle, benim belleğime mi izi öyle düşmüş bilmiyorum. Hem ne demişti bir gün Murat “İnsanlar ortalama bir gerçeklikte yaşıyorlar”. Yeşim de öyle konuşuyor keyfi yerindeyse, heyecanlıysa. Belki bunlardan, belki onların da seslerinden. Bilmiyorum ilk tanıştığımdan beri Christina Yeşim, Hasmik de Alev’le birleşiverdi belleğimde. Örümcek ağları öyle bağlandı. Christina küçükken tiyatroyla uğraşıp sonra Yerevan’daki üniversiteyi hiç sevmediği için tiyatro okumayıp hmm belki hukuk diyerek avukat olmuş ve şimdilerde tiyatro yapıyor. Kendi işini yapmamış. Bu kendi işini yapmayan insanları gördükçe “evet neden olmasın!” diyorum. Toma da öyle mesela, bedenine hareketlerine bakınca klasik bir dans eğitimi almamış olmasına inanmak zor. Ekonomi okumuş, hip hopla başlamış dansa, bir sürü şey denemiş ve jimnastik de. Şimdilerde bağımsız dansçı ve koreograf olarak çalışıyor ve bir yandan da kendi mesleğini sürdürüp para kazanıyor. Sadece dansçı olarak yaşayıp para kazanmak mümkün mü burada diye sordum, iyi değil mükemmel olursan evet diye cevapladı. Burada çağdaş dans, modern dans bölümleri yokmuş enstitülerde. Modern bale varmış en fazla. Bizim okuldaki (odtü) çağdaş dans topluluğundan bahsettiğimde aa ne kadar şanslısınız çok güzel dediler. Oysa kendi şanslarını yaratmış zamanında insanlar. Armina bir dans okulu kurmak istiyor burada, neden olmasın ne kadar güzel olur bir bölüm bile yokken Yerevan’da bir üniversitede.

img_5960

Hasmik’le bir süredir Armenuhi de Nazareth de beni tanıştırmaya çalışıyordu, ama niyeyse bağlantı bir türlü kurulamamıştı. Aslında katıldığım yoga dersinin programında görmüştüm Hasmik’in adını. Ve bu üç Hasmik de aynı Hasmik mi acaba diye düşünüyordum, içten içe de biliyordum gibi. Ama ne olduysa gidememiştim, girişememiştim yerini bilmediğim atölyeye gitmeye. Sonra başka bir arkadaşımın aracılığıyla Hasmik’le iletişim kurup, hızlıca başlayıp biten Hrant Dink Anması’ndan sonra Hasmik’in doğaçlama çalışmasına katıldım.

img_5945

Hrant Dink, Hayastanlı Ermenilerce pek sahiplenilmiyormuş. Anmasında 20 kişi vardı yalnızca, belki biraz daha fazla. Neden diye sordum. Los Angeles’tan Kyle, ben Diasporalı Ermeniler’in gözünden cevaplayabilirim dedi. Ama Hrant Dink için genelde böyle bir anma yapılmadığını, onun Diaspora Ermeniler’i tarafından pek de sevilmediğini, görüşlerinin benimsenmediğini söyledi. Sonra birlikte Hayastan’lı bir arkadaşına gidip sorduk. O da, çünkü Ermeniler’in umrunda değil dedi. Çoğu politik olarak çok bilinçsizler, umursamıyorlar, devlet tarafından da sahiplenilmiyor Hrant Dink dedi. 24 Nisan soykırımı anma gününde sokakları görmelisin, diyor, çok kalabalık oluyor ve herkes sokağa çıkıyormuş. Bir yandan yalnızca Facebook’tan duyurulmuş olduğu için de böyle olabilir diyorlar.

Türkçe konuşan bir sürü insan var etrafta, Türkiye Ermenileri’nden olmalılar. Nişan tasarımcı arkadaşını bulamamıştı akşam yerinde, aldığım tasarım eğitimi işe yarayacak bir yer buluyor kendine. Yaptığım ama bir türlü tam olamayan afiş duruyor karşımda, oysa yaptığım tek şey imajları birleştirmekti, afişin önüne mumlar bırakılıyor, bir araya geliyor insanlar, bir metin okunuyor. Zayıf sloganlar atılıyor. Röportajlar yapılıyor, dağılıyoruz. Bir saat sürmüyor bile ya da yaklaşık o kadar. Kadın derneğinde, lgbt derneğinde tanıştığım yüzler. Civar köylerdeki Yezidi çocuklara halk dansları öğreten Yezidi adam, beni de çağırsa diyorum bir dahaki gidişine, Newroz’dan önceden gideceğini söylüyor, numaramı veriyorum beni arayacak mı bilmiyorum, Türkçe konuşuyoruz. Gel çayımızı iç diyor başka bir adam yine Türkçe, niye getirmiyorsun bu kadını diyor Nişan’a. Gelsin tanışalım diyor, radyosu varmış, gazetecilik de mi yapmış, belki. Telefonum çalıyormuş duymamışım, Kürtçe de biliyor musun diye soran Diyarbakırlı genç çocuk söylüyor. Hasmik arıyormuş, gelecek miyim diye. Evet geç kaldım diyerek ayrılıyorum oradan. Metro yakın, oradan son durağa gidip kapının önünde Hasmik’i beklemeliyim. Burada metro tek hat, insanlar karşılıklı oturuyor, Ankara metrosu gibi. Metrodayken karşımdaki reklam yazılarını okuyorum, harfleri söktüğümden beri. Yeni okumayı öğrenen, etrafında dolanıp duran harfleri yeni yeni anlamlanlandıran çocuklar gibi heyecanlanıyorum anladığımda. Metronun kapısının önünde bekliyorum, bir çocuk da bekliyor benimle. Başka iki kişi önümden geçiyor, İngilizce konuştukları için dikkatimi çekiyorlar. Tam olarak nerede diye soruyor çocuk telefondaki kişiye. Hasmik geliyor yanında bir kadınla, Vanuhi. Bizim şehrin adı Van gibi. Van erkek ismi, Vanuhi kadın. -uhi eklendiği kelimeye kadın anlamı veriyor. Vanuhi’ye çok içten gelen bir yakınlık hissediyorum.  Birlikte dans ettikten sonra oldu belki, belki onun bakışından, bilmiyorum bunu. Çok çok benzer şeyler hissettiğimizi, dünyayı benzer bir yerden algıladığımızı görebiliyorum onunla. Yanımda bekleyen çocuk da Hasmik’i bekliyormuş meğer, Marad adı, Murat gibi. Hasmik’le önden yürüyoruz, bir anda ona tüm düşüncelerimi açıveriyorum, projeyi anlatıyorum, ilgisini çekiyor, zaman azlığından, iki aydır bağlantıları bulamadığımdan, endişelerimden bahsediyorum, anlıyor, yardımcı olmak için elinden geleni yapacağını söylüyor. Paylaşmak iyi geliyor. Bir binanın üst katlarına çıkıyoruz. Yogalarını bitiren insanlar çıkıyor odadan, sıcaklıkların bırakıp odada. Üşümüyoruz böylece hareket ederken. 3 kişi giriyor bizden sonra odaya, İkisi ben Hasmik’i beklerken önümden geçip giden İngilizce konuşmalarıyla dikkatimi çeken kişiler.

Tanıdıklık var insanlarda, dansın, hareket eden bedenin getirdiği tanıdıklık mı, doğaçlamalarla çalışan insanların tanıdıklığı mı bilmiyorum. Benzer çalışmalar yapıyoruz. Karışık yürüyoruz, koşuyoruz, ikili eşleşip birbirimizin üzerine yatıyoruz, hareket ediyoruz, ellerimiz temas halindeyken dans ediyoruz iki kişi, sonra üç kişi derken hepimiz sekiz dokuz kişi ellerimiz birleşmişken hareket ediyoruz. Beraber hareket etme, birbirini hissetme hali bedenimden içeri giriyor. Ağlayasımı getiriyor bu his, güzellikten ağlayasımı. Böyle bir şey diyorum evet, beraberlik, çıplak ellerle, kalıpsız hareketlerle. Aklıma düşünceler üşüşüyor. Halk danslarında insanların kalıplara sokulduğunu düşünüyorum, hareketlerin içine sıkıştırıldığını insanların, kendilerini ifade etmekten çok o hareketin getirdiğini ifade ettiklerini, onların hareketin içine girdiklerini ama hareketin onlardan çıkmadığını. Birbirlerini, hallerini gerçekten algıladıklarını değil de belki o tekrarlı hareketlerle, o hareketler kadar algıladıklarını düşünüyorum. Hatta belki birbirlerini algılamaktan çok o hareketin hissini, o hareketin onları soktukları o durumu, o hareketlerin çizdiği çerçeve dahilinde anlayabildiklerini. Bunların bir kısmını şimdi yazarken düşünüyorum. Halk dansları derken genelde sahnelenenini, kurslarda öğrenilenini kastediyorum. Düğünlerde falan oynanılanı çok daha farklı bir yerde duruyor belki. Bunları bilemiyor, ayrımlarını çok kesin yapamıyorum. Ama onlar da hissediyorlar, o aynı hareketin getirdiği de bir his var, o bütünün de bir hissi var, belki çok güçlü bir his diye karşıt düşünceler atıyorum. Belki biri tümden gelim, öbürü tüme varımdır bilmiyorum. Deneyimlemem gerekiyor halk danslarını en yakın zamanda gidip bir denemeliyim. Vanuhi’yle dans ediyoruz, ellerimiz birleşikken dans ediyoruz, omzunu serbest bırak diyor, elinle it ama omzun serbest olsun, ben bir serbest bırakabilsem şu omuzlarımı neler olacak da , kasılıyorlar kendi kendilerine bak şimdi yazı yazarken bile. Türkiye’deki kadınların çoğunun omuzları içe dönük, dikkat ediyorum insanların beden yapılarına. Çok şey anlatıyor. Bitiyor dans, iki saatten uzun sürüyor. Vanuhi’yle sarılıyoruz. Bir anda bir sürü şey anlatıyorum ona, ne yapıyorsun sorusuna verdiği hiçbir şey cevabından mı bilmiyorum. Belki bir köye yerleşmek istediğimden bile bahsediyorum. O da hemen hemen aynı durumda olduğunu söylüyor. Halk dansları yapmış bir süre, Vanadzor şehrinde geleneksel dansla ilgili çok bağlantı sağlayabileceğini söylüyor. Bir süre ara vermiş ve şimdi çağdaş dans yapıyormuş gibi herhalde. Heyecanlanıyorum, hem geleneksel dansı hem çağdaş dansı deneyimlediği için sorularıma cevap, cevaplarıma soru olabilir diye düşünüyorum. Binanın çıkışını bulamıyorum, Marad’ı görüyorum, birlikte çıkıyoruz kapıdan. Murat Boz’u, Serdar Ortaç’ı sevdiğini söylüyor. Ablası İstanbul’da yaşıyormuş, oradan bir Ermeni’yle evlenmiş. Yazın gidecekmiş Marad da ziyarete.  Metroya binmek üzere ayrılıyorum ondan, ama 5-6 dakikayla son metroyu kaçırmışım. Bir polis var sokakta, ona soruyorum otobüs var mı diye, yok diyor, taksiyle gitmeliymişim. Bir taksiye soruyorum, taksimetresi yok, Ermenice konuşuyoruz. 1500 dram diyor, çok pahalı diyorum. Biliyorum öyle olduğunu, şehir içi en fazla 1000 dram olmalı. Kandıramıyor beni kalkıyorum koltuktan, biraz öndeki taksiye gidiyorum, adam gülüyor, gel gel diyor. Unek meter diye soruyorum. Yok diyor o da. Ama 800 dram diyor. Güzel diyorum, gidelim. Yol boyu ara ara konuşuyoruz Ermenice. Ermeni arkadaşın var mı diyor, var diyorum, senin var mı Türk arkadaşın diyorum, burda pek Türk yok ki diyor. Daha önce sorduğum adam bana iki katı pahalı fiyat söyledi diyorum, onlar kötü insanlar diyor. Ermenice sağı solu öğretiyor bana. Ermenice dersinde öğrendiğim yol tarif kelimelerini kullanarak yolu tarif ediyorum ona. Başka şehirlerde de yaşadı mı diye sormak istiyorum ama başkanın ne demek olduğunu bilmiyorum. Bunu öğrenmeye karar veriyorum. İyi geceler dilekleri eşliğinde inip evime yürüyorum gecenin üzerimdeki hafifliğiyle. Hasmik bir atölyeden bahsetmişti ayrılmadan ertesi gün sabah 10’dan 4’e kadar sürecek bir atölye. Bir hafta olmuş başlayalı, son üç günü ve pazartesi bir performans olacakmış. Belki katılabilirsin sen de peformansa ve atölyeye diyor.

img_6015

Sabah erken kalkıyorum, sebzeleri buhara bırakıyorum pişip öğlen yemeğim olsunlar diye. Atölyenin olacağı yer Tiyatro Enstitüsü. Bana Hacettepe Konservatuvarı’nı hatırlatıyor çokça, uzun geniş koridorlar, kantindeki turuncu plastik sandalyeler. Kantinin verdiği his, kesinlikle çok benzer. Benzerliğin fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Benzerliğin fotoğrafını çekmek kolay değil.

Atölyeyi veren Belarus’tan gelmiş Valeria ve Olga. Atölye boyunca sürekli değişen insanlardan yorulmuşlar, partnerlerle yapılan çalışmalar ve sürekli değişen yüzler olunca tam istediklerini alamamışlar, ve son günler, her şey çalışılmış, işin teknik kısmı çoğunlukla bitmiş, yapılanları birleştirmek kalmış yalnız. Yani kurgu. Hemencecik birkaç seti ezberledim, ertesi gün ve ondan sonraki gün Valeria’nın yaptığı kurgularla bir hikaye oluştu, yer yer dışta kalan, yer yer insanları toparlayan biri olarak performansta dolandım. Yoğun bir tempoda birkaç gün çalışmak, bir sürü insanla tanışmak, beraber üretmek, merhaba derken sarılmak güzeldi. Dans çevresi nasıl bir yermiş görmüş oldum.

Ari dans öğretmeni şu tiyatro enstitüsünde. Rima da dans öğretiyor, öğrencileri varmış, Toma bağımsız dansçı, koreograf, Christina avukat ve oyuncu, Hasmik dans terapisti, dans grubu var birşeyler ürettiği. Armina da çok çalışıyormuş, o da dans öğretiyor. Sona Hasmik’in dans grubunda ve evimin hemen arka sokağında Arkeoloji ile ilgili bir enstitüde çalışıyormuş ve dans bölümleri varmış orada. Bir gün uğrayıp incelemelisin diyor, tabii diyorum hemen önümüzdeki hafta geleyim. Bu hafta görüşebildiğim kadar çok insanla görüşmek, yapabildiğim kadar dışarıya açılıp insanlardan toplayabildiğim bilgileri toplamak istiyorum. Kyle var sonra, lgbt derneğinde tanıştığım, o halk dansları kursuna gidiyormuş, onunla gitmeye karar veriyorum önümüzdeki hafta. Kyle onla tanıştığımızda aile tarihlerinden bahsetmeye başlamıştı hemen. Elazığ’ın Palu köyünden olduklarını bir taraflarının, bu köyün ismini yeni keşfettiklerinden, ellerinde Osmanlıca belgeler bulunduğundan. Yakın zamanda bunları arkadaşlarına çevirttirmeye çalıştığından, birinin doğum belgesi, birinin askerlikle ilgili birşey olduğunu öğrendiklerinden. En değerli şeyse diye bir fotoğraf gösteriyor telefonundan, çok eski bir fotoğraf, dedesinin çocukluğunun içinde olduğu bir aile fotoğrafı. Ortadakinin dedesinin babası olduğunu tahmin ediyorlar. Diğerleri hakkında pek bir fikirleri yok. Palu’dan Halep’e, oradan Beyrut’a ve oradan da Amerika’ya taşınmış bu belgeler. Büyükannesi artık hikaye anlatamayacak kadar yaşlanmış, doksan yaşına gelmiş, anlatabildiği zamanlarda da çok duygulanıp ağlıyormuş, Kyle da onu ağlatmaya değmeyeceğini düşünüp pek sormuyormuş bu konuları. Öyle güzel ve önemli şeyler anlatıyor ki bunları kaydetmem lazım benim diye düşünüyorum. Başka bir zaman uzun uzun anlatabileceğini söylüyor. Portresini çekiyorum onun, iletişim kurduğum insanların portrelerini çekmek istediğimi söyleyip. Tabii öyle portre çekeyim demekle olmuyor, vesikalık oluyor, portre zor zanaat. Mesai gerektiriyor, tanımayı, bilmeyi, duymayı, görmeyi gerektiriyor.

img_5913

Lgbt derneğinde biz oradayken başlayan İngilizce pratik çalışmasına katılıyoruz Nişan’la. Orada konuşulanlardan Ermenistan’daki lgbt hareketi hakkında fikir sahibi oluyorum biraz. Biri resim çiziyor konuşurken, öbürü uyuklamaya başlamış, kendini tanıtamıyor bu yüzden, başka biri söylüyor onun yerine adına. İnsanların saldırgan tepkileri olmadığını, garip baktıklarını ama fiziksel birşeye dönüşmediğini söylüyorlar. İnsanların daha çok ekomomik sorunları olduğu için lgbt haklarının önemsenmediğini söylüyor biri, başka biri bunun cevabını devletin milliyetçilik politikasında buluyor. Bir sürü ülkeden tehdit varken Ermenistan’ın orduda yer alacak “erkeklere” ve yeni doğacak çok çocuğa ihtiyacı var diyor. Onlarda da çok çocuk politikası olduğunu öğreniyorum böylece. Kadın erkek eşitsizliğine geliyor mevzu. Kadınlar çok güçlü aslında, yaşam yaratıyorlar diyor biri, dünyada daha büyük bir şey yok diyor. Birine sürekli güçsüz olduğunu söylersen daha güçlü olsa bile güçsüz hissedecektir kendini diyor başka biri. Burada küçük bir şimşek çakıyor kafamda. Kafamda bir yerlere gidip bağlanıyor bu söz.

Bugünden başlıyordu yazı, bugüne gelsin yine, bu yazma halini bana getiren güne. Gökte gördüğüm yıldızlara, kırk yıl öncesinden gelen şarkılara gelsin. Nişan mantı yiyebilseydin seni arkadaşıma davet edecektim akşam diyor, daha önce geldiğimiz, çok lezzetli yemekleri olan o küçük Suriye lokantasında. Kyle burada söylemişti Los Angeles’ta hep Ermeni okullarında okuyup buraya gelince yabancı hissettiğini. Anadolu yemekleriyle büyüdüğünü, burada ise en yakın Suriye lokantalarını bulduğunu, hep onlara gittiğini. Börek yiyerek büyüdüğünü söylüyor gülerek, buradaysa böreği pek yapmıyorlar diyor. Türkiye’ye ilk gittiğinde her şeyin çok tanıdık olduğunu anlatıyor. Bir restorantta menüyü açtığında diğer arkadaşlarının bu ne bu ne diye bakarken her şeyin ona çok tanıdık olduğunu. Ailesi burada değil, o bir yıl önce taşınmış buraya. Şimdi burada işi, arkadaşları var, bir süre burada kalmaya niyetli. Ailesine de yabancı bir ülke olduğunu söylüyor buranın. Hiç burada yaşamamışlar ki. Burada insanlarla konuştukça ailelerinin oradan buradan bir sürü farklı yerden gelmiş olduğunu köklerin bu topraklara henüz salınmadığını anlıyorum. Yeni yerleşilen bir memleket burası sanki. Henüz herkes buralı değil. Kuruluyor her geçen gün.

img_6009

Performans bitince gidip gitmemeye olan kararım veriliveriyor, şarjım da dayanmış, konuşabiliyorum Nişan’la. Isabelle, Sevan ve Nişan’ın beni beklediği arabaya biniyorum ve Yerevan’a 16 km uzaklıktaki Abovyan şehrine gidiyoruz. Sevan, Neli, Isabelle ve onun kardeşinin (işte yine kaçırdığım bir isim) yaşadığı eve. Sovyetler zamanında yapılan apartmanlardan olduğunu sanıyorum. Eski mi yeni mi olduğunu anlayamadığım ama eski desenleri andıran yer döşemeleri var koridorda. Salondaki parkeler kırık, zikzak çizgili olanlardan. İlkokuldaki yakın arkadaşımın evinde vardı o parkelerden. Duvar kağıdıyla kaplı duvarlar. Koridordakilerden bazılarının yere doğru olan kısmı soyulmuş. Lambaların düğmeleri üçlü, piyano tuşlarını andırıyor, ince uzun, yan yana. Vestiyerin hemen üstünde Bir Ararat resmi asılı, hikayesini anlatıyor Sevan. Tam konsantre olamıyorum hikayeye, bazı yerlerden yakalıyorum, bir arkadaşı herkesin evinde Ararat var sizde yok, karşı mısınız onun simgelediği şeye diye sormuş sonra, başka bir arkadaş, ya da aynı arkadaş elinde kendi yaptığı bir Ararat resmiyle gelmiş. Artık sizin de var bir Ararat resminiz diye. Yeri iyi değil yeri diyor Sevan. Salonda dünya haritası var yemek masasının hemen arkasında, onun yanındaki koltuğun yaslandığı duvarda da bir Ermenistan haritası. Onun yanındaki duvarda bir piyano duruyor, bazı tuşları basmıyor. Piyanonun üstünde aile fotoğrafları ve Sevan’ın yaptığı bir ahşap işi. Sevan ahşapla uğraşıyor, marangoz, tasarımcı. Hemen evinin yanında bir atölyesi varmış, ziyaret etmek istiyorum bir gün. Neli ve çocuklar Türkçe bilmiyor ama biraz anlıyorlar. Bütün yemekleri öğrettim Türkçe’yi öğretemedim Neli’ye diyor Sevan. Sevan’ın annesi de orada, 65 yaşında, yaşamla dolu gözleri. Ermenice konuşmama Türkçe’yle cevap veriyor. İstanbullu’yum ben diyor. 2011’de gitmiş en son. Buradan uçakla iki saat diyor. Patrikhane’yi bilir misin İstanbul Kumkapı’da diyor, yok diyorum. İşte onun karşısındaki okulda okudum ben diyor, onun buluşması olmuş işte ona gitmiş. 18 kişilik sınıftan 5-6 kişi buluşabilmişler, herkes başka bir yere dağılmış. Yeniden gitmek istiyormuş İstanbul’a özlüyor musun İstanbul’u diyorum. Özlüyorum diyor, ama artık İstanbul’da benim bildiğim İstanbul değil diye ekliyor. Arkadaşlar, o zamanki hal yok. Dansı, müziği çok sevdiğini anlatıyor, doğumgünleri çok güzel geçermiş o zamanlar, heyecanlı olurmuş, herkes toplanırmış, şarkı söyler dans ederlermiş. O hep ortamı şenlendiren insan olurmuş, mırıldanan seslere çiftetellilerle, tangolarla eşlik edermiş.

img_6010

Diyetimi bozmaya devam ediyorum, neyse ki karnım çok aç değil de yarım porsiyon mantı rica edebiliyorum, aylardır içmediğim ve geçenlerde aklımdan geçirdiğim siyah çayın yanında gelen un helvasını reddedemiyorum. Daha farklı bizde genelde yapılandan, daha katı, pişmaniyeye benzer bir ağızda dağılma hissi var.Daha ince, tepside yapılıp kesilmiş gibi, ince düz, üzeri tarçın. Nişan ceviz reçeli yedin mi diye soruyor, Neli ceviz reçeli getiriyor, kendi yapmış. Yoğurdu da kendileri yapıyorlar yakın bir köyden alıyorlarmış. Burada doğal buğday tohumu var mı diyorum. Var diyorlar, ilaç kullanan çok az diyor Sevan. Onların buğday aldığı yakın bir köy varmış. Marketten aldıkları buğdaylara biraz ondan katınca kıpkırmızı oluyormuş ekmek. Onun doğal buğday olduğunu düşünüyor Sevan, bir gün gidelim diyoruz. Ermenistan’daki ballar da doğalmış, Nişan İstanbul’daki ailesine götürüyor. Hem de oldukça ucuz Türkiye’ye göre, 28 tl kilosu. Şimdi belki Türkiye’ye gidince doğal tohumdan buğday yetiştiririm topluluk destekli tarım yaparım belli mi olur diye düşündüm.

Bu evdeki her şey doğal, suya daha hiçbir şey katılmadan, kaynağından dolduruyormuş Sevan, cam damacanada içiyorlar. Domates suyu var masada kendileri yapmışlar, turşular öyle, yoğurt da. Sevan benim diyetimi duyunca kendi diyetinden bahsediyor. 15 gün boyunca sadece su içtiği bir temizlenme diyeti yapıyormuş. 5-6 yıldır yapıyormuş bunu, 3 günle başlamış, 15 güne kadar çıkmış. En zoru ilk gün diyor, çok sinirli oluyormuş, yemek yeniliyorsa evden çıkıyormuş, ilk gece uyumak zormuş. İkinci gün daha iyi, üçüncü gün derken dördüncü günde hiçbir şey kalmıyormuş. “Artık canım hiçbir şey istemiyor, o istek kesiliyor. İnsanlara kebap pişirebilirim dördüncü günden sonra ve canım istemez. İstersen yiyorsun, istemezsen yemiyorsun, kontrol sana geçmiş oluyor. Beynin midenin önüne geçiyor diye düşünüyor vücut” diyor. Diyete girmek kadar çıkmanın da önemli olduğunu söylüyor. Birden kebap yiyeceğim diye çıkarsan ölürsün diyor. Benim diyetimde yaptığım da biraz buna benziyor. Sanırım böyle şeyler yapmamalıyım, vücudumda şok etkisi yaratıyor olabilir bu birden çok karbonhidrat alma durumu zira saat sabah 6 ve hala midem yediklerimi sindirebilmiş değil ve aşırı bir tokluk hissediyorum.

Büyükannenin adını öğrenemedim, herkes ona Mayrik diyor, anne demek. Rakı içiliyor sofrada. Mayrik babasının yerine bir tek içiyor. Bu koku ona çocukluğunu hatırlatırmış, babası her gün içermiş. Sevan şarkı söylüyor. Kimi yar elinden içermiş derken, karısına doldurtuyor kadehini sağ elle sağ diyor sol eliyle şişeyi tutan Neli’ye, kimi de şişeden içermiş derken de Nişan’a uzatıyor şişeyi. Nişan kendi dolduruyor bardağını. Nişan telefonundan şarkı açıyor, Mayrik ne güzel söyler bilir misin diyor. Ama Mayrik biraz hastaymış, faranjiti varmış. Soluğum yok diyor.  Oğluna birşey açmasını söylüyor cd çalardan. Cd çalar açılıyor, 40 yıl öncesinden sesler duyuyoruz. Tüm aile şarkı söylemiş sıraylavb, Sevan yedi yaşındayken kaydetmiş bunları. Mayrik o zaman eğlencemiz buydu kaydederdik, ben sevdiğim şarkıları gidip kasete çektirirdim diyor, Nişan pause ve play’e aynı anda basarak kaydettiği radyo kayıtlarını anlatıyor. Mayrik’in sesini duyuyoruz, çok güzel söylüyor sana neden gönül verdim şarkısını. Sadece insan sesi, enstrüman yok öyle güzel ki tek başına, arkama yaslanıyorum daha iyi duyabilmek için. 40 yıl büyüleyici geliyor. Karşımdaki 47 yaşındaki adamın 7 yaşındaki sesini duymak, başka başka sesler sırayla, ablam diyor Sevan rahmetli, bir hüzün çöküyor masaya, içlerine dönüyor insanlar, gözleri uzaklara gidiyor. Derken Sevan’ın çocuk sesi tüm masayı güldürüveriyor. Arka arkaya geliveren bu sesler yaşamla dolu, yaşamın kendisi. Yumuşak bir erkek sesi geliyor sonra, tüm aile şarkı söylüyormuş diye şaşırıyorum. Mavi boncuk kimdeyse şarkısının Ermenicesi çıkıyor. Bunun Ermenicesi önceden vardı Emel Sayın söyleyince popüler oldu diyor Mayrik. Ermenice bir barış şarkısı, ardından bir Şecaattin Tanyeri tangosu geliyor; Ermenice, Türkçe şarkılar ardı ardına çalıyor. Mayrik gençliğinde hep bu tangoları söylediğini söylüyor. Şimdi de sevdiği şarkılar olduğunu, Ermenice şarkıları sevdiğini ama aklında tutamadığını anlatıyor. Gençken öğrenince aklında kalıyor diyor. Öğrenebildiğim kadar şarkı öğreneyim yaşlılığımda söylemek için diye geçiriyorum içimden. Kocasından bahsediyor, müzik biraraya getirdi bizi diyor. Nişanlanmadan başka evlerde birlikte şarkı söyler, çalarlarmış. Hayran hayran dinlerdim onu diyor. Hep müziği sevdiklerinden bahsediyor. Gözlerindeki anlamı aktarabilmek isterdim Mayrik’in. Eski günleri anlatırkenki o heyecanını, halini, gerçekliğini. Daha canlıydık tabii o zaman diyor ama ben hala görüyorum o canı. Bir gün şarkı söylerken dinlemeyi diliyorum onu, iyileştiğinde boğazı. Bursalı olduğumu duyunca balayını orada bir otelde geçirdiklerinden bahsediyor. Köprü üstünde bir otelmiş, köprüyü geçince ya da. Şehre inip iskender yerlermiş. Setbaşı mı yoksa diyorum o köprü, belki eskiden bir otel vardı oralarda, kimbilir. Çok büyük bir lodos olmuş onlar oradayken, aralığın onbeşiymiş evlendikleri. Direklere tutunuyorduk uçmamak için diyor. Evet meşhurdur lodosları Bursa’nın diyorum. İlkokulda servisle erken gelip ders zamanına kadar okul çevresindeki ara sokaklarda dolaşırdık arkadaşımla. Lodoslu bir günde tam biz geçtikten sonra bir çatı uçuvermişti arkamıza. Tam bir hikaye anlatıcısı Mayrik, ben de böyle olacağım yaşlanınca herhalde diye düşünüyorum şimdi, hikaye anlatıp duracağım dinleyen kulaklara. Çay gelince iyice keyifleniyorum, daha geçen gün çayın yarattığı ortamı düşünüyordum, aileyi, insanları bir araya topladığını. Çaydan çok o hali sevdiğimi. İşte öyle bir halde öyle bir çay geliyordu. Derken gece bitiyordu ve kapıdan dışarı çıkıyorduk açık havaya. Derken kafamı kaldırıp aylar aylar sonra berrak bir gökyüzü görüyordum, üzerinde bir sürü yıldızın parıldadığı. Abovyan yüksekte kalıyormuş, ondan böyle görülebiliyormuş gökyüzü, Yerevan’ın sisinin aksine. Gökyüzüyle şarkılar ve benim çok dolu midem birleşince, gece boyunca örüldü bu yazı da. Şimdi sabah olur ama gökyüzü bunun için hiçbir işaret vermez de derin siyahlığını korurken sona varıyor yazı. Şimdi biraz fotoğraf eklemeli. Saat 8’e gelmişken, gökyüzü mavileniyor, midem hala dolu, sırtım, boynum ve bileklerime yazık olmuş, yatağa giriyorum.

img_6012

Advertisements
yıldızları yeniden gördüğüm

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s