hayır çünkü her şeyin başı barış

img_6103

Hagop’la oturduk bugün. Hagop’la burada kaldığım yerdeki film gösteriminde tanışmıştık. Ben o gün çok insanla tanıştığım için Hagop diye bugün buluştuğum kişiyi aslında başka biri sanıyormuşum meğer bugüne kadar. Hagop Suriyeli bir Ermeni. Geçen seneden beri burada yaşıyor. Savaştan kaçmış. Babası kaçmamış, Halep’te kalmış. Burada doğdum burada öleceğim demiş. Hagop’un doğup büyüdüğü yerde. Tabii o yer şimdi var mı? Hala çocukluk anılarının yansıyacağı duvarlar, eski ağaçlar kaldı mı bilmiyorum. Hagoplar’ın evi yıkılmamış. Şehrin yüzde yetmişi harabeye dönmüş. Annesi de burada Erivan’da Hagop’un. Geri dönmek istiyormuş, bir aydır dışarı çıkmıyor dedi Hagop, buzda düşüp bir yerini kıracak diye. Ben düştüm bugün, güzel düştüm hiç canım yanmadı. Hagop sanırım savaşı yaşamış biriyle savaştan konuştuğum ilk kişi. Benim için yoğundu anlattıkları, hem soykırım konuları hem savaş. Bazen haberlerden okumakla duygulanamıyorum ben, karşımda biri anlatınca hissedebiliyorum hislerini, o zaman içimde yaşayabiliyor duygular. Biz de beklemiyorduk bu kadar olacağını, İsrail’le savaş çıkar çıkarsa diyorduk, ama Suriye’nin içinden, Türkiye’den, Avrupa’dan insanlar gelip savaşıyor. Bu kadar büyük bir savaş olacağını beklemiyorduk diyor. Eskiden Suriye’nin ne kadar güvenli olduğunu, geceleri nasıl da rahatça yürünebildiğini anlatıyor. Annesinin çocukluğunda okullar karmaymış, cinsiyet ayrımı yokmuş ve kız çocukları etekle gidiyorlarmış okula. Hagop annesinin Asuri olduğunu söylemişti, google’da aratınca pek birşey bulamadım, derken Nasturiler sayfasına ulaştım. İnternette Türkçe kaynaklı pek bir bilgi yok, akademik makalelerin yayınlandığı academia.edu‘da yedi tane makale var yalnızca. Oysa Vikipedi’ye göre 1915-24 yıllarına dek Nusaybin, Siirt ve Hakkari yöresinde yoğun bir nüfusları varmış. Sadece Ermeniler katledilmedi, mesela benim annem Asuri demişti, oradan gelmişti bu konu. Soykırımın kabul edilmemesi onu sinirlendiriyor. Kabul edilmesini istiyor. Biz keyfimizden gelmedik ya Suriye’ye diyor. Osmanlı döneminden kalma tapuları olduğundan bahsediyor. Antep’te merkezde. Dedesi gitmiş 50li yıllarda Antep’e. Ben gidemedim, savaştan önce diyor Hagop. O zamanlar Türkiye’ye vizesiz geçebiliyorken. Şimdi bizi hiçbir ülkeye almıyorlar, terörist pasaportu bizimki diyor, gülüyor. Hep o anlatıyor, ben dinliyorum. Bir sigara bitiyor çok geçmeden öbürünü yakıyor. Birçok çay çeşidinin olduğu bir kafedeyiz bu sırada. Erivan’da kapalı alanlarda sigara içmek serbest, ama bazı yerler kendi insiyatifiyle içirmeyebiliyor. Hatta sigara içilmeyen mekanların bulunduğu bir harita dolaşıyor internette. Çok içiyorsun sanırım diyorum, bir, bir buçuk paket günde diyor. Savaş başladı ben sigaraya başladım diyor, ondan önce ne alkol, ne sigara kullanıyormuş. İki günde başladı savaş, bir baktık uçaklar tepemizden uçuyor, ne oluyor diye televizyonu açtık şehrin yarısının gittiğini gördük diyor. Televizyonlar savaşın ortasında hala durumumuzun iyi olduğundan bahsediyordu diyor. “Ne diyorsunuz diyorum öldük öldük.” Bu savaşla birlikte Türkler’in suçunun olmadığını anladım diyor. Çünkü bizim suçumuz yoktu sizin de yok diyor. Asıl bu işten sorumlu insanlar yerine masum insanların ölmesinin ne kadar korkunç olduğunu anlatıyor. Eskiden Türk demek onun için düşman demekmiş. Okulda böyle birşey öğrettiklerinden değil, öyle şeyler öğretmiyorlar diyor. Hrant Dink öldüğünde mesela, yine bir Ermeni öldürüldü, bir Türk tarafından ve polislerce tebrik edildi diyor. 100 yıl önce dedelerimiz Suriye’ye kaçmış, şimdi biz Suriye’den nereye olursa oraya kaçıyoruz ve ikisinin de sebebi Türkiye diyor. Milliyetçi duygularının törpülendiğini söylüyor, yine de biraz okuyorum gözlerinden. Devlet işte diyorum. Halk değil. Burada çok arkadaşı yokmuş. Bir playstation dükkanında çalışıyor. Arkadaşları işletiyormuş. Çok değil günde 8-9 saat çalışıyorum diyor, iki haftada bir boş günü oluyormuş. Yurtdışında iş bulabilir musun diyor, pek istemiyorum yurtdışına gitmeyi diyorum. Ailen ne düşünüyor diyor, birşey düşünmüyorlar diyorum. Savaşı görmüyor mu insanlar, farkında değiller mi nereye gittiğinin, en büyük örnek biziz işte diyor. Umarım birşey olmaz ama işte diyor. Annemler de kredi çekip ev aldı çok yanlış zamanlama diyorum. Off çok kötü haber diyor, kendi evlerinin değerinin nasıl onda birine düştüğünden bahsediyor. Nakit paranız olsun onu dolara çevirin diyor. Suriye’de savaşın bitmesini istemeyen insanlar olduğundan bahsediyor. Kimisi yakınlarını kaybettiği için artık fark etmeyeceğinden, kimisi de para kazandığı için. Yıkanmak için su satan insanlar mesela diyor. İçmek için değil yıkanmak için bile su satılıyormuş. Elektrik yokmuş hala Halep’te. Sabrın öneminden bahsediyor. Suriye’de savaş bitmedi ama büyük kısmı bitti diyor. Daha çok şeyler diyor elim varmıyor hepsini yazmaya. Her şeyin başı sağlık diye düşünüyordum bir süredir, şimdi her şeyin başı barış diye düşünüyorum. Sağlık daha bireysel kalıyor, savaşta sağlıklı olmanın da bir önemi olmuyor artık. Hastaymışsın, sağlıklıymışsın, ne fark eder? Dönüş yolunda zahteri sevdiğimi söylüyorum ona, bir kere Antep’te Suriye’den gelen bir zahteri yediğimi, öylesini bulamadığımı sonra. Çok güzel zeytinyağları olduğundan bahsediyor Suriye’de. Benim burada yediğim en güzel şey de küçük bir Suriye lokantasında içtiğim ful çorbası. Tahin ve zeytinyağı mucizesi. Soğan çorbasına eklersem de olur dedim ama belki yoğurt koymadığım için olmadı. Burada bile bu kadar Suriye lokantası varken Türkiye’yi hayal edemiyorum dedi Hagop. Böyle günlük dertlerle, yemeklerden bahsettiğimiz sohbetlerimiz olsa hep. Dönüş zamanımı düşününce heyecanlanıyorum Türkiye’ye, tren yolculuğu yine, bahar olacak, sevdiğim insanlar, sevdiğim yerler. Aklımda fikirler, yapacak şeyler, belirsizlikler. Anılarla örülüveriyor geleceğin hayali. Doğduğum şehri özlüyorum derken Karaburun geliyor aklıma, tepenin başındaki Nergis Kafe’de salep içip güzel kahvaltı yaptığımız sabahı anımsıyorum. Yağmurdaki renklerine hayran olduğum fıstık ağaçlarını, büyülenip kalışımı. Ekim yağmurundan sonra tüm renklerin canlanıverdiğini, sahilde denizin üzerinde çakan şimşekleri izleyerek uyuduğumuzu Şeyma ve Sharon’la, yüzüncüyılda bir mahalle topluluğu olduğunu, Odtü’deki dayanışma halini, köyümüzdeki annemin teyzelerini, Mehmet Ali Amca’yı,  kırsa la yerleşme, hareketle uğraşma, birşeyler kurma isteğimi düşünüyorum.  Sonra dönebilecek bir yeri olmayan insanlar geliyor aklıma, dönebileceğin bir yerinin olmasının değerini anlıyorum. Dönebileceğim, hep dönebileceğimiz bir yer diliyorum herkes için.

 

Advertisements
hayır çünkü her şeyin başı barış

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s