Yiyecekler, anneannem ve her şeyle olan ilişkimiz

Bugün Ermenistan’da Bahk Orucu’nun başlangıç günü. Dün Sevanlar’a yemeğe gitmiştik, çok güzel bir zamana denk geldiğimizi söyledi, büyük oruçtan bir gün öncesine. 7 hafta boyunca hayvan ürünleri yemiyorlar. Ama aslında önemli olan neye bağımlı olduğunu, neyi sevdiğini bulup ondan vazgeçmek bir süreliğine Sevan’ın da dediğine göre. Mesela bilgisayarda çok zaman geçiriyorsan, onu azaltmak, kolayı çok seviyorsan onu içmemek gibi örnekler verdi.

Yiyeceklerle olan ilişkimiz beni baya düşündürüyor diyet yapmaya başladığımdan beri. Bu oruçların dinden ve inançtan bağımsız olarak önemli bir yerde durduğunu düşünüyorum yiyeceklerle olan ilişkimizi sorgulamak adına. Diyetimle orucu denemiş sayılırım, yiyeceklerle olan ilişkimi henüz tamamen sağlıklılaştırdığımı söyleyemeyeceğim, daha bilinçlenip farkına varıyorum gibi yine de.

img_9860

Yiyeceklerle sağlıksız, bağımlılık ve tüketim üzerinden ilişki kuruyoruz gibi geliyor. İhtiyacımızdan fazla yemek, kötü hissettiğimizde soruna odaklanmayıp yemek yemek, canın istemediği halde yemek, aç olmadığın halde yemek. Ne yediğini bilmeden yemek. Nereden geldiğini bilmeden yemek. Nasıl üretildiğini bilmeden yemek. Kimlerin sömürüldüğünü bilmeden yemek. Belki de bütün bu süreçleri görmediğimiz için yemek bu kadar kolay? Tüm sürece tanık olsaydık, yemek daha anlamlı olurdu belki. Nasıl olgunlaştığını gördüğün bir kayısıyı yemek daha farklı olur muydu? Ya da beslediğin bir hayvanı yemek? Eylül ayında bizim köyü ziyaret etmiştim, İvrindi’nin Yağlılar Köyü. Orada annemin teyzelerinde kaldım. Nesime, Fadime ve Hatice. Anneannem en büyükleri, Emine. Anneannem ben on yaşındayken öldü. Soyadını dedemden almıştı. Kabakçı soyadını ve kabak tatlısından öldü anneannem. Şeker hastasıydı ve şekeri çok severdi. Basma helvası yapardı her gittiğimizde, gözleri az görürdü şekerden, bizi görünce hep aniii diye şaşırırdı. Anneannem köydeki evimiz yıkıldığından beri ( şimdi taş binanın yerinde beton bir ev yükseliyor ne yazık ki, bu da aynı ilişkilenme halinin başka bir biçimi belki, belki ben fazla geçmişi, anıları yüceltiyorum, bilmem.) mi bilmem çok aklıma geliyor. Onu ne kadar az tanıdığımı düşünüyorum, yine de bazı anılar var. Birlikte evin arka bahçesinde ağaç olsun diye toprağa gördüğümüz ama hiç çıkmayan şeftali çekirdeği geliyor aklıma, Hatice teyzeye yaptığımız bir akşam ziyareti, Hatice Teyze’nin beton basamakların üzerine koyduğu kesilmiş rengarenk kilimler. O akşam çok güzel hissetmiştim anneannemle misafirliğe gittiğimizde.

img_9858

Bayramdan bayrama, tatilden tatile gidilirdi köye. Küçükken tatilde köye gittiğimiz için utanırdım, sanki denize tatile gitmemiz gerekiyormuş gibi hissederdim. Yazları denize de giderdik oysa. Anneannemi çok anlattırdım herkese sonraları nasıl biriydi diye.

img_9863

Teyzeme benziyormuş halleri. Anneannem dermiş ki Hatice köye gelse evin işlerini yapar evden çıkmaz, Atike gelse eve girmez herkesi dolaşır. Teyzem gezmeyi sever, iş yapmayı pek sevmez. Konuşkandır gezer, sokaktaki milli piyango satan amcayla çay içer, çarşıyı pazarı dolaşmayı sever, emekli olup yalnız kalırsa evde depresyona girer. Kırsalda yaşamamı destekleyen bir o var yakınlarımda, hatta ben de gelirim diyor. Ona ilk anlattığımda kırsalda yaşamak istediğimi kafasında soru işaretleri vardı, sonra bir memurla konuşmuş arkadaşı, o da mantıklı bulmuş bu fikri sürekli bilgisayar başında para kazanmaya çalışmaktansa, sonra teyzem de ben düşündüm, soruşturdum, destekliyorum seni demişti geçtiğimiz eylülde. Anneannem paylaşmayı severmiş çok, neyi varsa çıkarıverirmiş sofraya. Nesime Teyze bir gün onla İvrindi’ye çarşıya gideyim demiş, amaan pişman oldum diyor. Herkesi mi tanır, iki adımda bir durup konuşur diyor. Köydeki günlerden en çok aklımda kalan köy kadınlarının anneannemin evinde yaptığı akşam toplaşmaları. İmamın çok konuşan karısı, komşular, akrabalar, çocuklar, daşçı ninenin anlattığı masallar . Daşçı nine, anneannemin annesi, o zamanlar yürüyebilirdi ve köye göre çok da yakın olmayan evinden bize gelirdi. Kocası taş ustası olduğu için lakapları daşçıydı. “D” ile söylüyorlar bizim köyde. Köyde bir sürü kişinin lakabı var. Bana kimsin diye sorduklarında, Uyanıklar’ın Mehmet’in torunuyum derken hep söylediğim “uyanık” kelimesinin anlamını geçtiğimiz eylül ayında köyü ziyaret edince öğrendim. Meğer dedem pek çalışkanmış, anneannemin aksine 🙂 sabah erkenden kalkar tarlaya gidermiş, herkes tarlaya giderken o dönüyor olurmuş. “Aa Uyanık Mehmet’e bak işini bitirmiş de dönüyor bile” derlermiş. Akşam toplaşmalarımızın anıları hep kışta sanki. Kışın soğuğunda çok dışarıda vakit geçiremeyince biraraya geliyor olmalı insanlar. Mevsimlere göre yaşanıyor köyde. Ursula K. Le Guin’in kitaplarındaki mevsim döngüleri geliyor aklıma, kışın başka bir yere göç edip yalnızlığa çekilip, baharda çiftleşmek için biraraya gelinmesi. Döngüler. Ben de bu kış kendi içimde, kendi odamda vakit geçirmem iyi geliyor gibi hissetmiştim, baharla dışarıya açılmak istiyormuşum gibi, havalar ısınıp güneş çıkınca, tomurcuklar çıkarken, onlarla birlikte açmak, döngüyü yakalamak, dengeni bulmak. Çay içerdik, kadınlar örgü örerdi, çocuklar da olurdu, bazen diğer odada oynardık, ama o oda soğuk olurdu. İsim şehir hayvan popüler bir oyundu o zamanlar. Ama o oyunu hatırlayınca köyden çok İvrindi geliyor aklıma. Muzaffer Enişte’yle Emine Teyze’nin evinde yeni tanıştığım çocuklarla oynadığımız oyun. Bizim köyde kadınlar siyah bir kaftan giyerler, herkesin vardır, başka yerde de var mı bilmem. Kaftan varsa da basma helvasını başka yerde görmedim. Ne zaman tarifini sorduysam çok zor çok zor dediler, önce kurusunu yapıyorsun un ve şekerden sanırım. Birkaç kişi biraraya gelip yaparmış köyde, tek başına yapmak zor dediler. Köyde birlikte iş yapmak var, dayanışmak. Anneannem de hep kardeşlerini çağırırmış hep, birlikte yapalım işi diye. Bilmem işi sevmediğinden mi yoksa birlikte “işlemeyi” (onlar böyle söylüyor) sevdiğinden mi. Hiç çıkmayan şeftali ağacı diyordum; şeftaliyi sevmem, benim için ayrı bir yerde durması, yaptığım defterlere ismini vermesi o zamanlardan, o ağacın hayalinden mi geliyor acaba? Anneannem hacca gitmişti dedemle. Gitmeden önce balkabağı tatlısı yemiş çok, sonra hacda hastalanmış, dönünce de iyileşemedi ve öldü birkaç ayın sonunda. Annemin çok ağladığı, babamın telefonda bize haberi verdiği aklımda. Bu da böyle bir hikaye. Hüzünlü bir hikaye ama yine de seviyorum bu hikayeyi, kabakçı, balkabağı tatlısı. Çok da rüyamda gördüm bir süre anneannemi, o rüyalardan belki, hep daha çok merak edip, sordum herkese. Anneannemin kardeşleri anneannem gibi şimdi. Son köye gidişimde onların yanında o kadar iyi hissettim ki, bir tür tamamlanma hali gibiydi yaşadığım. Sanki ihtiyacım olan şeyi bulmuşum gibi onların çeşidi az, lezzeti bol kahvaltı sofralarında, sofradan da çok onlarda. Yaşlılarla vakit geçirmekmiş ihtiyacını duyduğum, aradığım. Salçayı ısıtıp yemek neymiş Fadime Teyzeler’in sofrasında öğrendim, çılbırı yoldan geçerken uğradığım Nesime Teyze’nin sofrasında, ateşte pişmiş yemeği Hatice Teyze’nin sofrasında yedim. Hatice Teyzeler’e yemeğe giderken Fadime Teyze’nin benim için yaptığı bamyayı tadıp da gittim. Köyden ayrıldıktan sonra gerçekten üç gün boyunca acıkmadım sanki. Biraz daha ye biraz daha dediklerinden hep.

img_9855

(Bu ne Nesime, ne Fadime, ne Hatice teyze ama yine de adı Fadime. Babaannemin annesi, topal nine. Nasıl topal olduğu da yeni öğrendiğim başka bir hikaye.)

Üç kardeş biraraya gelince hemen anıları, eskileri sordum, hep çok gülerek, çok mutlu olarak anlattılar. Eskiden bal yapan varmış köyde, kilim dokuyan, Fadime Teyze kendi dokuduğu kumaşları gösterdi bana. Hala bir dikiş makinesi var elektriksiz, pedalla çalışan. Kötü bir yorgan varmış onu bozup başka bir şey yaptı içindekilerle ben ordayken, belki bir minderdi yaptığı. Gözleri acıyormuş ama pek iş göremiyormuş makinede. Baca kurumundan hardal sarısı renk elde ederlermiş, bir ağacın yaprağından yeşil, yün iplikler için. Böyle bilgileri hep yazdım bir köşeye. Çocukken etrafı gezmek için kuzenleri toplardım ben, hazırlanıp keşfe çıkardık oyun gibi. Akşam ezanından sonra döndüğümüz bir gün merak etmişler bizi, belki o gündü bir tepeye çıkmıştık, tepede bir mezar vardı, yanında dilek ağacı. Oraya başka zaman gitmedim, bir o zaman. O mezarı da sordum son gidişimde, kimse bilmiyor kime aitmiş. Fadime Teyze’nin kocası Mehmet Ali Amca, kahvehaneleri var evlerinin hemen arkasında, ya da ev kahvehanenin hemen arkasında. Onu çok sevdim tanımaya başlayınca. Nüktedan bir hali var, öyle şakalar yapıyor alttan alta gibi çaktırmadan. Bana bahçedeki tek çileği vermişti yiyeyim diye. Öyle güzeldi ki tadı, bir tane yetmişti, daha çoğunu yemeye hiç ihtiyaç duymamıştım. Çok yemek biraz da tatmin olamamaktan geliyor gibi hissediyorum. Yediklerimiz bize ihtiyacımızı vermeyince daha çok yiyoruz. Bu zamanda çok yemek de daha çok zehir yemek oluyor. Kimyasalları, hibrit tohumları yemek. Ne yediğimizi kontrol altına almaya çalışıyorlar. Bizi bağımlı kılıyorlar kendilerine. Kendi tohumunu yetiştirebilmeyi, yaşamı üretebilmeyi tehdit olarak görüyorlar. Belki ileride çocuk doğurmak da böyle bir şeye bağlanır. ( Abartıyorsam da, ne farkı var ki bir yandan? ) İnanmak zor bu alınan kararlara, olan şeylere ülkede, yaşama karşı bir savaş var gibi her alanda. İnsanlara, doğaya, hayvanlara, bitkilere, binalara, eskiye, dünyaya. Karşı çıkış bütünsel olmalı gibi hissediyorum. Ne yediğimizden, günlük hayatta insanlarla olan ilişkimize, her şeyle olan ilişkimize; her şey üzerine düşünüp fark edip her şeyi dönüştürmek gerekiyor. Tek bir yol, tek bir yön değil bizi kurtaracak olan. Toptan bir değişim, dönüşüm, farkına varış sanki.

img_9859

Yiyecek meselesini çok iyi kullanıyor kapitalizm, reklamlarla, her köşe başındaki görsellerle. İçimize işliyor çocukluktan beri hazır gıdalar, sosis, çikolata reklamları. Onlarla büyüyoruz. Kimse kakao işçilerinin bir çikolata alamayacak kadar az kazandığını sömürüldüğünü bilmiyor. Biz o çikolatayı yerken büyük bir haz alıyoruz. Nasıl geliyor önümüze bilsek alabilir miyiz o hazı? Biz bu hazzı alalım diye onca sömürülen işçiye değer mi aldığımız bu haz? Alternatif yollar yok mu? Kendi pekmezimizi yapsak, Olimpos’taki Alpcan’dan alsak ya da pekmezi? Neden bize dayatılan şeyleri yemeye, yapmaya devam ediyoruz? Unun alternatifi yok mu, şekerin? Dünya piyasasının şeker, buğday, mısır, soya ve pirinç üzerinden döndüğünü okumuştum bir yerde. Bu ürünleri tüketmeyip alternatif aramak da direniş olmuyor mu bir yerde? Her yerden her kanaldan aramalı alternatifleri gibi geliyor. Ne yediğimizle başlamak, yiyeceklerle olan ilişkimizi sağlıklılaştırmak, kendimizi daha sağlıklı hale getirmek önemli geliyor. O zaman kendine, hayata, değişime olan inancın da artıyor ve güçleniyorsun. Hibrit tohumlarla kırmak istedikleri budur belki, ne yediğimizi hiç bilemeyeceğiz, ne yediğimiz onların kontrolü altında olacak. Ne isterlerse yapabilecekler bedenlerimize uzun vadede. Ne yersek oyuz çünkü bir yerde. Bu yüzden işte çok temelde bir yerde bu tohum, yiyecek meselesi.

img_9862

Bahk orucu diyordum, işte belki bu oruçlar böyle konuları düşünmek için bir fırsat olabilir, kendini dönüştürmek için. Gerçekten vücudunun ihtiyacını yemeye çalışmak, vücudunla, etrafınla kurduğun ilişkileri dönüştürmek için bir başlangıç olabilir. Neye ihtiyacın olduğunu anlamaya çalışıp onu yemek, gereksiz gıdaları verip çeşitli zehirleri bedenimizin çeşitli yerlerinde biriktirmek yerine. Tabii işte ulaşabildiğimiz gıdaların neredeyse hiçbirinin nereden nasıl geldiğini ve içlerinde ne olduğunu bilmediğimiz için zehir yemekten kurtulmamız zor. Bu yüzden belki gıda toplulukları oluşturmak önemli. Hem çiftçiyi organik üretmesi için teşvik etmek, hem ne yediğini bilmek, hem onlarla ilişkilenmek, fikirlerin, duyguların birbirine değmesi. İşte dönüşüm böyle böyle oluyor her yönüyle, yavaş yavaş. Korumak gerek tohumları, kolay yolu çok veren tohumu seçmektense az veren ama ihtiyacını karşılayacak olan tohumu hayatta tutmalı, elimizden gitmeden tüm tohumlar.

img_9861

(günümüz tüketim insanı temsili: -babamın bakınca hep güldüğü muhtemelen çekerken de!- annemin ayıkladığı balıkları ağzı açık bekleyen ben. annemin üzerindeki kendi ördüğü harika bluzu şimdi ben giyiyorum, yeni gibi hala! ah nerde o eski ipler değil mi? annemin yıllar öncesinden artmış ipiyle çok aradım o ipten bulamadım, zincir merserize diyorlarmış adına.)

Burada özellikle sabahları çok rutin bir hayatım var, fiziksel egzersiz, kahvaltıdan yarım saat önce çay içmek sağlıklı olsun diye, kahvaltı hazırlamak, Nişan’a oruçla ilgili birkaç cümle yazarken birden başladım bu yazıya, demlediğim kekik çayı da soğumuş, yeni fark ettim. İşte bazen alışkanlıklar, hep yaptığın şeyler olmuyor ihtiyacın olan, seni iyi hissettiren.

Bir de yemek yemek çok sosyal bir olay. Siyah çayın kendisinden çok o ortamı özlüyorum, birlikte yenilen yemekleri seviyorum. Belki bu yüzden bunca restoran, kafenin olması. Birlikte film izlemek, birlikte yıkanmak, birlikte dans etmek, birlikte yemek, birlikte okumak, birlikte çalışmak. Sinema, hamam, disko, restoran, kütüphane, bu ortak alanlar hep birlikte bir şeyler yapmaktan geliyor. Birlikte olmaya ihtiyaç duyuyoruz her şeyden çok belki de, eksikliğini çektiğimiz bu.

Advertisements
Yiyecekler, anneannem ve her şeyle olan ilişkimiz

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s