son

 

 

Ermenistan’daki son iki haftamda Alize’nin yeni taşındığı evinde kaldım. Birlikte taşındık bir gece vakti. Ben daha eski evime hoşçakal demeye fırsat bulamadan. Neyse ki önceki gece kayısı ağacıyla vedalaşmıştım.

IMG_2871

Yeni taşındığımız apartmanın girişi bana aylar öncesinde rüyamda gördüğüm labirent gibi bir apartmanı anımsattı. Anımsatmaktan da öte o rüyadaki hisleri yaşattı girdiğim andan itibaren ve bir süre sürdü bu.  Taşınana kadar evden ayrılacak olmanın burukluğu vardı üstümde. Ama dış cephesi, camları kırık dökük eski Sovyet apartmanımıza taşınır taşınmaz o burukluk yerini yeninin heyecanına bıraktı. O gece, nasıl bir yerde nasıl bir sabaha uyanacağımızın merakıyla uyuduk.

IMG_2725

İşte böyle bir sabaha uyandım sabahın altısında, ışıklar yeniden uyumama izin vermezken acaba pencerelerden hangi manzaraları göreceğim, acaba ışık hangi odaya nasıl vuruyor diye tüm odaları gezdim makinemle. Sokaklarda gezerken hep dışarıdan çektiğim evlerin içinde olmanın heyecanıyla.

 

 

Yerevan’daki son günlerimde bir yandan daha önce ismini çok duyup gitmeyi düşünüp de gitmediğim yerlere gitsem diye düşünürken bir yandan da Yerevan’da kalmak sokakları sakin sakin yürümek, bir bankta oturmak, sonra kalkıp başka bir yerde durmak, şehire uzun uzun hoşçakal demek istiyordum. Bu yeni eve taşınınca özellikle ikincisi çok daha ağır basan bir his oldu. Yeni mahalleden ayrılasım gelmiyordu hiç. Bir çocuk heyecanıyla yeni mahallemizi keşfetmek istiyordum. Pedro da ne yapmak istiyorsun Yerevan’daki son günlerinde diye sormuştu, sokaklarda gezmek demiştim ona da o zaman. Eski kitabeler müzesi Matenadaran’ı görme çabalarım ise sonuçsuz kaldı, sokaklar beni bırakmadı, önü turist otobüsleriyle dolu müzenin önünden dönüp Kyle’ın güneşli balkonuna gitmeyi tercih ettim. Neyse ki tarih müzesine gitmeyi başardım, Sona’yla sürünerek çıkacak kıvama gelmiş olsak da sonunda. Çünkü o kadar çok kat, o kadar çok nesne, o kadar çok ki her şey, sanki tüm enerjimi alıyorlar. Özellikle Ulusal Sanat Galerisi’ndeki yüzlerce resim. Bakmaktan yoruluyorum bu kadarı bana yeter diye düşünüyorum ama bir yandan da müzeye gelip bilet almışken hepsini gezmeliyim hissinde son kısımları hızlıca “görerek” bitiriyorum gezimi. Belki tek başınayken gördüğümde etkileneceğim bir resim o kadar resmin arasında bana hiçbir şey hissettirmiyor. Müzede en çok ilgimi çeken çalışanlar. Çalışanların hepsi orta yaşlı kadınlar, oturup örgü örüyordu birkaçı. Neden hepsi kadın çalışanların diye sordum Sona’ya. Çünkü az para veriyorlar, kadın işi bu daha çok, erkekler bu parayla ev geçindiremezler diye yanıtladı.

 

 

Bahçemiz yok diye üzülüyordum ama evin hemen önünde bir tepe vardı, kavakların sıralandığı. Son gün kahvaltısını orada yaptık sonradan. İlk dikkatimi çeken şey de bu tepeydi, tepeye çıkınca birden Sis ve Masis’i gördüm karşımda. Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı’nın isimleri bunlar. Sis küçüğü. Hiç beklemiyorken birden karşımda görünce kalakaldım. Bir adam aşağıda o topluyordu, merak ettim ne topluyor diye, gidip sorsam mı diye düşünürken gidip soruverdim. Teluk topluyormuş, lezzetliymiş çok şimdi tam zamanıymış. Ben de semizotu diye semizotunun daha irisi gibi görünen bitkilerden toplamıştım. Ben de bunlardan topladım dedim, o yenmez ki tadı kötü dedi. Aa biz yiyoruz bunları dedim ama tabii coğrafya farkı, sonra cahillik. Tadına baktım gerçekten kötüymüş (Bilmediğin bitkinin tadına bakmak akıl karı değil tabii.) sonra hepsini atmam gerekti, biraz teluk topladım, sonra onlar buzdolabından kullanılmadan kaldı. Sonra yine azıcık topladım yine öyle kaldı. Yani hiç teluğun tadına bakamadım. Çünkü birşeyleri hemen o anda yapmazsan bazen hiç yapamayabiliyorsun. Fotoğraf bana öğretmişti bunu ne zaman önce. Aynı fotoğrafı sonradan çekmek diye bir şey yok çünkü. O an, o anda ve her an değişiyor. Neyse sonra her zaman gittiğim pazara giden en kısa yolu bulmaya çalıştım, Alize çok yakın olduğunu söylemişti evimizin pazara. En kısa yolu bulamadım baya dolaştım sokaklarda.

 

IMG_2804IMG_2805

Apartmana giden sokakların birinde bir bank var. Mor pardesüsü, kısa beyaz saçlarıyla yaşlı bir teyze hep aynı bankta oturuyor. Bir gün evden çıkarken görmüştüm onu, bankta oturuyor belki ayaklarını sallıyordu. Yanında bir toprak yığını ve onla oynayan küçük bir kız çocuğuyla. Birkaç saat dışarıda vakit geçirip yine mahallemize geldiğimde kadın da çocuk da hala aynı yerde aynı eylemlerindeydiler. Zaman yavaşlamış sanki bu bankta. Onları görünce yaşam sevinci dolmuştu içime. Öyle bankta oturayım, örgü öreyim, suluboya yapayım, mahallede takılayım, yaşayayım istemiştim. Bir gün teyze yine bankta otururken yanına gittim. Her zaman bu bankta oturuyorsun diye muhabbet açmaya. Hermine’ymiş ismi, 80 yaşındaymış. Bankta oturmayı seviyormuş. Sonra bir gün kamerayla yaklaştım çekebilir miyim diye, gazeteyle kapadı yüzünü. Tamam çekmiyorum istemiyorsan dedim hiç cevap vermedi, küsmüş bir çocuk gibi konuşmadı benimle. Üzüldüm öyle olmasına.

IMG_2806

Mahalleden pazara giderken arasokaklarda bir ev gördüm, çiçekli demirleri olan. Dikkatimi çekti o ev, sonra başka bir gün yine aynı yerden geçerken, evde yaşayan adamı gördüm, oturmuştu evinin önüne. Hoşuma gitti ilgimi çeken bir evde kimin yaşadığını görebilmek. Mahallede vakit geçirdikçe mahalle, evler, insanlar kendini açıyor sana, tanıdık oluyor. Tanıdık olmayı seviyorum. Ara sokaklarda tavla oynayan amcalarla bile tanıdık olurdum belki daha fazla kalsaydım orada. Evimizi tarif edemediğim için evi bulamayan Pedro’yu ararken sokaklarda tam 3 kez geçtim o adamın önünden, artık son geçişimde gülmekten alıkoyamadım kendimi. Benim halime o da gülüyor mu acaba diye.

 

 

Hiç gidecekmişim gibi hissetmiyordum Yerevan’dan, Yerevan’ın başka mekanlarını keşfedip onun bir başka yüzünü daha görüyordum. Mesela önceden bizim olduğumuz mahalleden pazara gidince pazar daha farklı bir çevre gibi geliyordu, oysa bu evden gidince pazara, pazar sanki farklı bir yer değil de o sokakların, o mahallenin devamıymış gibi oluyordu.

 

 

Bir gün Gümrü’ye gittik dans performansımızla. Oldukça az olan seyircilerimize açık havada performansımızı sunduk. Butik sanat oteli ve galeri olan bir yerde, Berlin Art Hotel’de. Bahçeye bitişik evler vardı, oradan da izliyorlardı bizi. Bahçede çocuklar koşuşturuyordu, sevinmiştik, hiç ses etmeyip performansımıza başlayalım demiştik ama sonra çocukları uzaklaştırdılar alandan. O akşam dönsem mi Gümrü’de mi kalsam diye kararsız kalıp kalmaya karar verdim son anda. Böylece Daron’u bir kez daha görüp Anna’ya yeniden misafir oldum. Daron konser salonu, bar ve insanları ağırlamak için kullandıkları evi değiştirip koca bir bina almışlar yıkık dökük, orayı güzelce düzenleyeceklermiş. Facebook’tan gördüğüm kadarıyla bir kısmını hostel yapmışlar bile.

IMG_3133

O akşam Mariam aradı, onun tatil günleri belli olmuyor, birlikte onun en sevdiği yerlerden birine Lastiver’e gitmek istiyorduk ben ayrılmadan. Yerevan’da olmadığımı duyunca üzülecekti ki ben buradan da gelirim dedim. Ulaşım zormuş, tek araç yokmuş, arkadaşları zor gidebileceğimi söylemişler. Ben de yola çıkarsam gelirim bir şekilde dedim ve ertesi gün önce en yakın büyük şehir Vanadzor’a giden bir minibüse bindim. Ama minibüsün kalkışı bir saat ertelendi yolcu olmadığı için, bizim de vaktimiz az olunca ver elini otostop dedim. Amcaların hayır çok zor, buradan olmaz demelerine karşın 3 saatte gideceğim yere vardım, direk arabayla belki 2 saat olurdu bu yol. Yalnızca Ermenice olunca karşımdakinin bildiği dil baya konuşabiliyoruz, İngilizce de biliyorsa öyle olmuyor. Çünkü hemen kolaya kaçıp ona dönüveriyor biri 🙂 Bir amca Türkiye’den geldiğimi duyunca Ne var Ne yok dedi ve ben performansımıza çok doğru bir isim seçtiğimizi anladım. Doğaya yakın olmayı özlemişim çok, renk renk çiçekler, atlar, çayırlar. Lastiver nehir kıyısında bir kamp alanı aslında. Kendi elleriyle yapmışlar kulübeleri, masaları, tüm ahşap yerleri. Devletten izinsiz kaçak kurulan bir yermiş burası, kimsenin arazisi değil. Henüz devlet birşey dememiş, dokunmamış.

 

 

 

 

 

Özlemişiz çayırları.

 

Başka bir gün Areni’ye gittim, aylardır ertelediğim bir arkadaşımın arkadaşının evine diye. Oysa butik otele çevrilmiş bir evmiş burası. Beklediğim bu değildiyse de yine de etrafta dolandım, mutfağa girmek için fırsat kolladım. Misafir değilim ki ben, yaşayanlarla ilişki kurmak onları izlemek, iletişim kurmak istiyorum. Geçen gün Murat ve bisikletiyle yürürken bisiklete binesim gelmişti de binmemiştim, Areni’de köyde bisiklet sürdük David’le akşam, çok özlemişim bisikleti, bir yıl olmuş binmeyeli. Ertesi gün David’le yakındaki bakkala gidip lavaş siparişi verdik, öbür bakkaldan bir şeyler aldık, hemen biraz ilerideki kasaptan et aldık, kasabın kimbilir ne zamandır sürekli tekrarladığı hareketlerini izledim, etleri askıdan alması, doğraması, baharatlaması. Her şey hemen aynı sokaktan alınıyor, ne kadar yakın. Uzak tepelerden Nahçıvan’daki gölü gördük akşama doğru. David’in benim bahçem dediği kayalığa gittik, orayı satın almış, bir kamp alanı kurmak istiyormuş ileride. Biraz ağaç dikmelisin dedim buraya, gölgesinde oturulur. Dikmiş, daha çok küçükler. Elektrik, su getirmesi gerekiyormuş. Areni şaraplarıyla ünlü turistik bir köy. Bir şarap fabrikası var, fabrika diyorlar ama küçük bir yer, şarapların yapıldığı, pek fabrika demezdim oraya. Neyse orası David’lerin amcasının yeriymiş, orada bir çay içelim demiştik, bir sofraya misafir olduk. Tur getiren bir şoför, orada yaşayan biraz Türkçe, biraz Almanca bilen ve benimle Türkçe konuşan, konuştuğuna sevinen adam ve yine köyden başka bir adamın masasına. Biraz Türkçe, biraz Ermenice, ne çok şey hissettim o masada da şimdi uçup gitmişler. Ayrılırken teşekkürler dedi adam sen Türkiye’den gelmişsin bu dili öğrenmişsin, ailenle birlikte çok yaşa dedi 🙂 Azeri Türkçe’siydi konuştuğu. Onu da sormuştu bu benim konuştuğum ne şimdi diye.

 

 

 

20170505_194936

Son günlerde pazara uğradım hoşçakal demek için satıcılara, çektiğim fotoğrafları verince pazar yerinde bir hareketlilik oldu, birbirine fotoğraf göstermeceler, bakayım o neymişler. Ne zaman geleceksin tekrar soruları. Çok zaman geçince üzerinden geçiştirmeli de oluyor yazılar, duyguların üzerinden zaman geçtikçe silikleşiyor. Nişanlar’ın komşusunun bahçesinde yaptığımız mangal, Pedro’yla son şehir gezmeleri,  Sona’yla tarih müzesine girip tüm enerjimi vererek çıkma hallerimiz, Alize’nin keşfi yıkık dökük binaya düzenlediğimiz, çocuk çetesi gibi olduğumuzu hissettiğim gezi. Bulduğumuz ganimetler sonra benim başka bir ülkede olsam hiç düşünmeyeceğim ama burada olduğum için düşündüğüm şimdi ben bir Türk olarak bu eski Ermeni evinden bu tabağı ve bu kitapları alıyorum, düşüncelerine dalmam sonra Kyle’ın yok bunda bir sorun demesiyle kendime gelmem.

 

 

 

 

 

 

Son günlerimin birinde bir büyük kahvaltı düzenledik eski evimin bahçesinde. Benim alternatif sağlıklı tariflerimin yoğunlukta olduğu, Alize’nin mükemmel bir tatlı yaptığı, gelen bir amcanın bahçedeki yabani otları yolup lavaşın içinde kızartarak çok lezzetli bir yemek yarattığı, Sona’nın annesinin domatesli ama bibersiz menemenini yediğimiz güneşli güzel bir pazar sabahı mıydı? Gelenlerden tohum istemiştim, gelecekteki bahçem için, bostancısın tabii o yüzden deyince biri aaa doğru bunu düşünmemiştim dedim. Birlikte bir de kiraz ağacı diktik. Ermenice’de keraz diyorlar kiraza. Neşeli bir sabahımız oldu birlikte, güzel bir hoşçakal oldu, Armenuhi bana nar şeklinde bir kolye hediye etti ve sonra Mariam de yine nar şeklinde başka bir kolye. Nar meşhur biliyorsunuz, tarih müzesindeki kabartmalarda da gördüm ki oldukça uzun bir geçmişi var.

IMG_3324

IMG_3302IMG_3481

Artık uçabiliyorum.

IMG_3379

Çok az kişi beni ciddiye alıp tohum getirmiş.

ve son olarak;

İlk günümden itibaren beni bir anne gibi sarıp her şeye koşturan Armenuhi’ye,

Benim şehirle bağlantımı güçlendiren, birçok insanla tanıştıran Nişan’a,

Hiç farkında olmadan benim kendimi insanlara daha çok açmamı ve daha çok “evde” hissetmemi sağlayan Pedro’ya,

Yaşama halini sevdiğim Sona’ya,

Artık ne kadar benzediğimize şaşmadığım Alize’ye,

Projemde ne yapacağım telaşındayken her şeyin yolunda olduğuna beni ikna eden Hasmik’e,

Geçirdiğim güzel dans çalışmaları için Baardia Dans Labaratuvarına,

Beni sıcak gülüşü ve bitmez enerjisiyle saran Mariam’e,

Projeye heyecanıyla beni de heyecanlandıran Nina’ya,

Sarılışı, bakışıyla verdiği enerji için Vanuhi’ye,

Gülüşü için Aram’a,

Hikayesini paylaşıp, hikayesinden ürettiğimiz film başlangıcıyla ve anlattığı her şeyle beni yeni fikirlere, heyecanlara açan Kyle’a,

Sıcak aile hissi için Daron ve ailesine,

Yardımsever ve samimi, bazen enerjim olmadığından az konuştuğum komşumuz Manuk’a,

Sokakta dans etme isteğimi birlikte gerçekleştirdiğim Murat’a,

Ica’yı kurduğu için Nazareth’e ve yaşatmaya yardımı için Anna’ya,

Pazar rutinimi güzelleştiren pazar satıcılarına, Artak’a,

40 yıllık aile şarkı kayıtlarını dinlediğimiz güzel akşam için Sevan ve ailesine,

Annesinin güzel kekleri için Anna’ya 🙂

Bana öğrettiği her şey için Ermenice öğretmenim Ruzanna’a,

Tripoddan amuda kalkmama yardım ettiği için Nune’a,

Otostopta bizi araçlarına alan sürücülere,

İlk ev arkadaşlarım, şehrin kritik noktalarını bana öğreten, güzel kalpli insanlar Cafer ve bana piyano öğretme adımları atan Taina’ya,

Yolda jonglörlük yaparken görüp beni gülümseten, sonra tesadüfen bir süre ev arkadaşım oluveren Ezequiel’e,

Kütüphanesini, evini bana açan Aykan’a,

Dans derslerine çok şey katan Hayk’a,

Çok zaman geçirdiğim, beni taşıyan bahçedeki kayısı ağacına,

Beni hiç yalnız bırakmayan, dolunayda ışığını yatağıma gönderen Ay’a,

Daha burada adını yazmadığım tanışık olduğum insanların hepsine,

Palyaço kadınlara,

Beni köylere götüren Harun, Osman ve Dilan’a,

Sokakta durup da konuştuğum, konuştukça yaşam enerjimi yükselten insanlara,

Bana programdan bahseden Şeyma’ya,

Gitmemde özellikle ısrarcı olan Elşen ve Gökçen’e,

Yerevan hakkındaki ilk fikirlerimi edindiren Günce’ye,

Performansa taa Tiflis’ten gelen Selma’ya ve Dilijan’dan gelen aynı liseden olduğumuzu fark ettiğimiz öğrenci grubuna,

Yazılarımı okuyanlara ve bazen bana cesaretlendirici yorumlar yazan ve galiba saatlerimi bu bloga vererek iyi bir şey yapıyorum dedirten arkadaşlarıma,

Artık daha az ee artık çalışmayacak mısın doğru düzgün bir işte diye soran aileme,

Beni hep destekleyeceğini bildiğim kardeşime,

Blogumu okuyan akrabalarıma ve köylülerime! (köyümüzün facebook sayfasında paylaşmıştım da bir kere bir yazıyı)

Teyzeme, dayıma, komşu kızına buradan…eheh

Dönüş yolunda bizi misafir eden İnan’a, Gökmen’e, Feyyaz’a, Günışığı’na, Ezgi’ye,

Doğu Ekspresi’ne ve yasak olmasına rağmen Feyyaz’ın annesinin hediye otlu peynirini buzdolabına koyan tren görevlisine,

Yolda karşılaştığım pembe tavşana,

Beni hiç çıkmayan sokaklara çıkarmayan ara sokaklara,

Bana hep benim için asıl olanı gösteren müzelerin, anıtların arkabahçelerine,

Musluktan içilebilen çeşme suyuna,

Cevizleri için bahçedeki ceviz ağacına,

Yaşadığım yeri güzelleştiren eski yaşayanlarına,

Hayastan büyüsünü yaratmama vesile olan Hay’a,

Yerevan’da gördüğüm rüyalara,

Bana ev olduğu için Yerevan’a

teşekkürler. şnorhagalutyun.

20170409_143529

(biraz da komik olsun diye burada bu fotoğraf, çiçek festivali günü’nden, tabii dini birşeydi çiçek festivali benim uydurduğum isim)

 

Murat Dürüm çekmiş.

Ve sonra biz İstanbul ve Ankara’da yeniden buluşup dans ekibimizle gösterimizi oralarda da yaptık. Her defasında farklı oluyor hissi. Herkese göre en iyisi Ankara’dakiydi, bana göre hala en iyisi Yerevan’daki. İlginç değil mi böyle olması? İstanbul’da ilk kez sahnede yaptık, sahnede olunca nasıl oldu bilmiyorum, sahneye pek uygun gelmiyor bana bu performans. Ankara’da ise Mimarlık Amfisi çimleri’nin önünde yaptık performansı, orada oldukça değiştirdik, kimi kısımlarını çıkarıp kimilerini uzattık. Üstelik Odtü Çağdaş Dans Topluluğu’ndan insanları da kattık içine, daha anlamlı olacağını düşünerek. Çünkü bu aslında birbirini tanıma ilişki kurma üzerine bir performanstı. Ama her şey çok son dakikada olduğu için bunu gerçekleştirebilmişiz gibi hissetmiyorum. Aslında ben genel olarak bir şeyi elimden geldiğimin en iyi şekliyle yapmıyorum da oluverdiği haliyle yapıyorum. Filmler de öyle oluyor, çok daha üzerine düşünülüp daha uzun sürelerde kurgulanmış şeyler olabilecekken oluveriyorlar. Sonra dönüp daha güzelini yapacağım diyorum, öyle kalıyorlar. Bir sonra olmuyor o anda ne olduysa öyle kalıveriyor. Bu Ermenistan filmlerini sunarken de daha bitmediğini söyledim, umarım yeni kurguyla dönüş yolunu da içine alacağım tek bir filmde birleştireceğim bir halini de yapacağım. Yeni bir projeye başlama arifesindeyiz, yeterince yerleşik hissedip çalışmaya başlayabileceğim birkaç günüm olursa belki yakında izleriz, yoksa kışı beklememiz gerekecek.

IMG_5326

Sona’yla benim iki yıl önce yanlışlıkla kırdığım abajuru tamir ettik Ankara’daki evimizde. Üzerinde Urartu Kraliçesi kabartması varmış. Her şey sembolik olmaya devam ediyor. Sona dedi ki yabancı bir ülkeye geldiğimi öyle hissedeceğimi düşünüyordum, ama burada evimde hissediyorum. Ben de öyle hissediyordum işte, dedim ona. Güzel karşılaşmalar oldu, Vanuhi uçağını kaçırdı ama hala Ankara’da mesela. Önemli olan da bu karşılaşmalar, ilişkilenmelerdi, onların buraya gelmesi, buradakilerle ilişki kurması, buradakilerin onları tanıması, ayrılırken akan gözyaşlarıydı. Dans biraz bahane biraz da sebepti bu projede. Süreç ve ilişkilenmelerdeydi asıl olan. Çok uzun olabilecek çok kısa bir son bu. Hem önemli olan süreç olduğu için çok mükemmel, tam zamanında yazılan bir sona da ihtiyacımız yok öyle değil mi?

IMG_5341

Bütün iyi kitapların sonunda,

bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda

meltemi senden esen

soluğu sende olan

yeni bir başlangıç vardır.

diyor Edip Cansever.

19184326_10154435496957373_1661856461_n

Diktiğimiz kiraz yeşillenmiş, meyveler de yoldaymış belki!

Bu da benim yapıverdiğim bitmediğini sandığım film. Birlikte izlemek çok güzel insanlarla, artık internete koymayayım, arasıra gösterimler yapayım diye düşünüyordum aslında, koydum yine de. Bu blogda olmalıydı bu gibi.

VERÇ!

IMG_2879.JPG

(Yine kendi kendime yeni evimizin ışığıyla oynadığım bir sabah sabah ve rüya defterim jüpiter)

Advertisements
son

iyi ki yaşıyorlar

IMG_2270

Uzun zamandır yazmamam blogun sonu geldiğinden değildi. Hem blogumda yer kalmamış, bir düzenleme yapmam kimi fotoğrafları silmem, yeni yükleyeceklerimin boyutlarını küçültmem gerekiyordu hem de internetim yoktu bir süre son haftalarımı başka bir evde geçirdiğim için. Yer değişiklikleri düzen bozucu oluyor benim için, Türkiye’ye gidip gelmek de öyle oldu biraz, hem güzel oldu, hem yine zamanı sıkıştırdı, beni biraz koşturdu. Uzun otobüs yolculukları sonunda Yerevan’a vardım yeniden, vardım da varamadım, 20 nisandı geri döndüğüm ya da 21, 25’indeki film gösterimi için hayata birkaç günlüğüne ara verip filmi kurguladım. Tam bitmedi ya yine de sundum. Öyle güzel geçti ki gösterim. Ben insanlar sıkılacak mı nasıl olacak diye düşünürken herkes çok sevdi.

IMG_2687.JPG

Yılda birkaç kere buraya gelip birkaç hafta geçiren İngiliz kadın şehirle kurduğu ilişki üzerine düşündürttüğünü söyledi filmin, Hayk Yerevan’ı çok farklı bir açıdan gördüğünü söyledi, Ruzanna ben bile o kadar arka sokaklara girmedim dedi, başka bir genç kadın Yerevan’ın gerçekten arka sokaklar demek olduğunu, hayatın oralarda olduğunu bunu nasıl hissedip anlayabildiğimi sordu. Hayat hep arka sokaklarda akmıyor mu zaten her yerde? Nazareth harika enstalasyon dedi, bahçede gösterdiğimiz film bahçeyi gösterince. Biraz hava serinceydi, kalabalıktı bahçe, bir sürü bir sürü insan geldi filmden sonra hislerini paylaşmaya. Bundan sonra birlikte izlemek, insanların hislerini duymak istiyorum filmleri. İnternete koyunca seyirciyle ilişkin kopuyor sanki. Birlikte izlemek çok başka oluyor. Belki artık internete koymak yerine böyle gösterimler yapmalıyım. Böylesi çok daha farklı, çok daha ilişkide.

23 gecesi soykırımı anma yürüyüşüne katıldım. Biraz daha milliyetçi bir hal vardı o gün insanlarda. Ne hissettiklerini hissetmeye çalıştım. Tam anlayamadım. Yine de nefret hissetmedim gözlerinde, sözlerinde vardıysa da. Barekendan Festivali’nde ne hissettiklerini hemen hissetmiş onların aralarına karışmıştım, bu sefer çok öyle olmadı, belki ben çok bilinçliydim bu sefer, bu yürüyüş hakkında önceden duyduklarımdan önyargılarım vardı belki. Çok milliyetçi, çok faşist bir yürüyüş olacak bu diye. Herkesin elinde mumlar vardı, ışıklarını koruyarak yürüdüler, iki saate yakın sürdü yürüyüş, balkonlardan bakanların gözlerini de katıp yürüyüşe, uzun yoldan ulaştık soykırım anıtına.

Daha sessizleşti grup sloganlar sustu orada. Yanan ateş, etrafında çiçekler, etrafında insan seli. Ertesi gün de artarak devam etti insan seli. Bu kadar kalabalık olacağını sanmıyordum. Pedro saymıştı, kaç kişiydi bir dakikada önümüden geçen, bilmiyorum şimdi, sosyal antropologların bir işi de saymakmış. Her yer çiçek, insanlar çiçekleri aşağıya doğru tutuyor taşırken. Bu da çiçeklerin verilmek üzere taşındığı anlamına geliyormuş. Bugün de yine insanları hissetmek için aralarında dolandım. Özellikle mi çiçek desenli giyinmişti insanlar, benim mi gözlerim çok seçiciydi bilmiyorum. Çok çiçekli giysi gördüm, elleri çiçekli insanların üzerinde.

Kameralar her yerdeydi, insanların ellerinde, tripodların üzerinde. Kameraların olduğu tarafta azdı çiçekler. Sürekli fotoğraf çekiyordu insanlar çiçek yığınıyla. O yüzden mi çiçekli giysiler giyiyorlar diye düşündüm. Çiçekler toplanıp geri dönüştürülüp kağıt yapılıyormuş, böylece ikinci bir hayat veriliyormuş çiçeklere.

Hep sessiz yürüyüşler aradım, yine de devam ediyor işte hayat sohbet ediyor insanlar yürürken ellerinde çiçekleriyle.

Nasıl anılır ki soykırım? Kyle ile yine uzunca bir konuşma dinleme seansı yapmıştık soykırım üzerine. Birini anlamak için o hisleri kendimde olan benzer hislerle eşleştirmem gerekiyor. Kyle’ı dinlerken de böyle yapıyordum. Burada değil gibisin demişti Pedro, aslında fazlasıyla oradaydım.

Sorular geliyor daha çok aklıma cevaplardan çok. Kendinin olmayan bir deneyim nasıl bir insanı bu kadar şekillendirebiliyor, kimliği onun üzerine inşa edilebiliyor, hayatına bunca yayılabiliyor, nasıl bir his bu? Nasıl anlayacağım ben bu hissi nasıl hissedeceğim derken hissetmeye başlıyorum sanki bir yerinden tutuyorum Kyle’ın hissini.

IMG_3554

Yerleşikliğe ihtiyacım olduğunu biliyorum, seviyorum yerleşikliği, köyümüzün olmasını, annemin teyzelerini, onlardan eskileri dinlemeyi. Toprağa bağlıyım bir yandan sanırım, oralara, gidince iyi hissediyorum, konuşunca eskileri şen şakrak anlatan teyzelerle.

IMG_3692

Sonra anneannemin yıkılan eviyle ilgili hissettiklerim, oradaki çocukluk anılarım, o evi rüyalarımda görmem çok defalarca. Bir tarihin, anıların kaybolduğunu hissetmem o evin yıkılmasıyla. Bir köyevinin yıkılması bende yer ediyor. Anlamaya başlıyorum, evlerin yıkılması, yakılması, insanların zorla yerlerinden edilmesi ne demek. Geçmişle bağlantın kopuyor, yaşayageldiğin toprağa yabancı oluyorsun.

IMG_3682

Suriye’yi düşünüyorum, yerlerinden edilen milyonlarca insan. Geri dönünce bulamayacakları kentler, evler, tanıdıklar. Her şey paramparça oluyor, dağılıyor, çocukluk anılarının geçtiği sokaklar yok, Diyarbakır’ın sokaklarının olmadığı gibi artık, birçok anıyı, tarihi, insanı siliyor bombalar. Sokağa çıkmak yasaklanıyor, sokaklar yasak diye mi yok ediliyorlar? Bir yerlerde birleşiyor iç içe geçiyor, birbirinin içinde çözünüyor diye mi yok edildi Sur’daki daracık sokaklar? Biraraya gelme ihtimallerini mi yıkıyorlar sokaklarla? Olan şeyler yine oluyor, devam ediyor, farklı formlarda.

IMG_3600.JPG

Kyle’ın anlattıkları Suriye’ye karışıyor, dedemin evinin taşlarına da. Geleceğe bulaşıyor, korku duyduruyor bana, biz de gidersek buradan, köyümüz, anılarımızı saklayacak sokaklarımız kalmazsa, başka bir yere gitmek zorunda kalsam ve  bir çocuk doğursam orada mesela bu topraklarla hiç bağı olmayan burayı hiç bilmeyen. Nasıl hisseder o çocuk? Ben anlatmayı çok severim, anlattıkça anlatır mıyım eskileri, sokakların nasıl kıvrıldığını Uludağ’ın nerede durduğunu. Kaybettiğim mekanları onun hayal gücüyle yaratır mıyım yeniden? Çocukluğumun geçtiği mekanlar hafızalarımızın ortak alanlarında yeniden yeniden kurulur mu?

IMG_3596

Mekanlar bizi tanımlıyor, şekillendiriyor., kültürü, anıları taşıyor. Mekanlar kaybolunca hikayelere kalıyor bunlar. Anneannemlerin evi yıkılmasa rüyalarımda yaşamayacaktı belki, ne de burada sözcüklere dökülecekti. Kaybolan mekanlar hikayeleşiyor. Ben eski hikayeleri dinlemek için nereye gideceğimi biliyorum. Peki Kyle nereye gidecek? Beyrut’a gitse, Palu’ya gitse mesela? Hikayelerdeki mekanlar oralar mı hala?

IMG_3745

Ben bir yerden ayrılmak biraz aceleye gelse huzursuz oluyorum, daha hoşçakal deme fırsatım olmadan gidiyorum buradan diye. Bütün rutinlerim, alışkanlıklarım sarsılıyor. Yeniden kurmak için zamana ihtiyacım oluyor. Bir millet bunu nasıl yaşar? O mekanla şekillenen bütün alışkanlıklara davranışlara ne olur? Travma bu mu?

IMG_3683

 

Tek bahsettiğim yer değiştirme şu ana kadar. Bunu hissedebileceğim kanallarım var, ama soykırımı nasıl hissedebilirim bilmiyorum, bunu kendimde neyle benzeştirip anlayabilirim bilmiyorum. Hikaye eksikliği, kopukluk, hafıza kaybı. Mekanların hikayelerini anlatacak insanlar da yok, hikaye yok, tarih yok, insan yok, yaşam yok. Yokluk, kayıp, savaş, tüm savaşlar böyle. Dünyada kaç soykırım, kaç savaş oldu, hala oluyor, hala yok oluyor, kayboluyor yaşam, yok. Atom Egoyan’ın Ararat filmini izle diyor Kyle, Fatih Akın’ın Cut filmini, izlememişim ikisini de.

IMG_3747

Ben kimim nasıl şekillenmişim diye düşünüyorum. Türk müyüm ben? Gerçekten öyle miyim? Bilmiyorum. Gerçekten ne olduğumun bir önemi var mı onu da bilmiyorum. Hafızanda olmayan birşeyi nasıl kendi parçan yapabilirsin? Toplumsal hafızamızda yeri olmayan soykırımı nasıl kendi parçamız yapacağız, nasıl paylaşacağız acıyı? Soykırım Türkiye’nin içinden çıkarılmış bir parça gibi. O parçanın yokluğu üzerine kurmuşuz burayı, o parça ise orada o parça merkezinde kurmuş etrafını. Daha önce birlikte yaşamışken şimdi iki ilişkisiz halk olmuşuz. Aynı yemekleri pişirip ocağa ocak keyfe keyf demişiz.

IMG_4234

Nevin’in babası Yerevan’dan geldiğimi duyunca bizden Kürtler’den bahsediyorlar mı diye sormuştu, biz akraba çıkarız onlarla, bizim köy eski Ermeni köyü’ydü demişti. Dönüş yolunda Doğubeyazıt’ta tanıştığım Gökmen’in dedesi, anneannesi Ermenice bilirmiş. Ermeniler yaparmış evlerinin ekmeklerini, onlardan alırlarmış. Feyyaz’ın büyük dedesi varlıklı bir adammış, Ermenice de bilirmiş, Ermeni çocuklarını yetiştirmiş. Van’da tanıştığım Aslı’nın büyük ninesi güzel bir Ermeni kızı diye dedesi onu almış, ismini dinini değiştirmiş, evlenmiş. Aslı annesinin kızlık soyadını koymuş 40 günlük bebeğine. Cibran, birleşmek demekmiş Kürtçe’de.

IMG_4198

Feyyaz’ın annesini seviyorum, yüzünü inceliyorum ne güzel yüzü var, otobüsteki güzel çok güzel yüz hatları olan kız çocuğu gibi. Hani en güzel çayı Van’dan Iğdır’a giderken içmiştik 10 dakikalık molada. 2 saatlik yolda mola mı olur diye düşünmüştüm başta, sonra keyifli, yavaş yaşıyorlar, bir yere gitmek değil de giderken keyifli gitmek çayı da içmek, acele etmemek yaptıkları diyorum.

IMG_3748

Batıda iki saatlik yolda mola verilmez sanki asla. Doğuda veriliyor işte. Güzel çaylar içiliyor, hem de ucuz.  Saçları kına olmalı diye düşünüyorum, örtünün altından azıcık görünen Vesile Teyze’nin, soruyorum sonra Feyyaz’a öyleymiş. Ölen ablasının kimliğini almış, o yüzden kimlikte adı Vesile değil, yaşı da çok büyük kimliğinde o yüzden son çocuğunu doğurtan doktor şok geçirmiş kimliği görünce, sonra açıklamışlar.

IMG_4201.JPG

Feyyaz anlatıyor Van’da iki anacadde varmış biri Aygestan biri Şahestan’mış. Eskiler bilir kullanırlarmış bu adları, Ermeniler’den kalan. Şimdilerde kimse bilmezmiş. Bu iki cadde birbirine paralelmiş. Aygestan koca upuzun dümdüz bir caddeymiş. İki tarafında evler sıralı, evlerin arkalarında da kocaman bahçeler varmış. Aygestan bahçelerin yeri demek ya zaten. Şimdi Aygestan uzun bir karayolu yalnızca.

Yine de Aygestan Van’ın sokaklarında devam ediyor hala. Bahçeli, bol ağaçlı evlerle. Yaşar Kemal okuyasım gelmişti Yerevan’dayken, bir de Proust. Van’da buldum Yaşar Kemal’i. Nuh’un Gemisi’ni aldım. Van için diyor ki Yaşar Kemal

“Kim demiş Van’a şehir diye? Adı çıkmış Van’ın. Ben şehirdir diyemiyorum. İnadımdan mı? İnanın ki değil. Van, şehir değil de ondan. Van dağınık, koskocaman bir köydür. Yirmi otuz köyü biraraya getiriniz, oldu işte size Van.” Feyyazlar’ın apartmanlarının yanında da bir dam var, dedesi mi yoksa babası mı yapmıştı, eskiden koyunları varmış çok eski değil belki on yıl öncesine kadar. Van Kalesi’nin önündeki düzlüğe bakarken anlatıyor. O düzlükte Ermeniler, Kürtler ve Türkler birlikte yaşarmış.

IMG_3935.JPG

Van’da herkes dışarıda, piknikte. Vanlılar çok rahat insanlarmış, Diyarbakırlılar’ı gergin bulup sevmezlermiş. Güneşi görünce herkes pikniğe çıkarmış. Van kahvaltısının ünü de ne yediğinden değil nasıl yediğinden geliyormuş. Dışarıda vakit geçirmeyi sevdikleri için Vanlılar kahvaltılarını dışarıda yaparlarmış. Bakkallarda bile kahvaltılıklar satılıyor. Cacık, ama yoğurt kıvamında, içinde otlar var, otlu peynir, tereyağı. Halk bunları alır bir kahveye oturur kahvaltısını yaparmış. Mesela Lolan Çaybahçesi de ünlü bir yermiş. Vanlı öğrenciler, yaşlı amcalar, işçiler gelirmiş. Hepsinin de saati farklı olurmuş. Biz gittiğimizde gençler vardı bir tek, yaşlı amcaların saati sabahmış, kahvaltıya gelirlermiş. Çayı çok kötüydü, yeni makine almışlar onun içi kireç tutana kadar bu çayın tadı böyle kötü olacakmış. Bir de turistik kahvaltıcılar var şimdi, yan yana dizilmiş kahvaltıcılar sokağında, çayının yarısı bitmeden yenisini getiriyorlar soğumuştur diye. Burda soğuk çay mübah değil. Van’da hizmet çok önemliymiş. Bir yerde olmayan bir şeyi bile istesen bulur getirirlemiş sana, ben ancak duyduklarımı aktarıyorum burada. Van hikayelerinin çoğunu Feyyaz’dan dinledim. Yolda yürürken önce bir tabela sonra ahşap masalar sonra gülen yüzler görüp bir kafeye oturdum. Her şeyleri ahşaptan kendileri yapmışlar. Ağaçkakan, hala da yapıyorlardı. Van Üniversitesi’ne de gittim Nevin’in annesini ziyarete. Lojmanlarda oturuyorlar. Göl kıyısına yürüyüş yaptık, Van Üniversitesi gölün kıyısında. Şenlik varmış, mezuniyet şenliği ama hiç eski tadı yok, şenliğe benzemiyor dedi Siti Teyze. Siti sakin demekmiş. Odtü’de şenlik nasıl oldu bu sene şenliğe benzedi mi bilmiyorum.

IMG_3921.JPG

Kars’ta Ani’ye gittik. Pedro da Van’a kadar eşlik etti bana. Pedro Brezilyalı. Annesinin dedesi Ermeni. O yüzden bir Ermeni soyadı da var. Kendi soyadını buldu iki duvarda. Yaygın bir soyadı belki. Ermenice okumaya çalıştık Ermeni harfleri gördükçe İshak Paşa Sarayı’nda, Yedi Kilise’de. Ani’de Yerevan’dan gelen bir turist kafilesiyle karşılaştık. Onların rehberiyle konuştum Ermenice. Ermenice konuşunca Ermeni olduğunu sanıyorlar, Türk olduğumu duyunca şaşırıyorlar. Öyle konuştuk genç kadınla, beni facebooktan ekledi hemen.

IMG_3707

Ani’ye bir buçuk saatte ulaştık, toplu taşıma yoktu en son geldiğimde artık varmış ama bizim haberimiz yokmuş. Otostopla ulaşmaya çalıştık. Pek araba geçmeyen bir yolmuş. Yol kenarındaki taşlarla x o x oynayarak bekledik arabaları. Kiliseler’e oyulmuş yazılar, resimler, karalamalar, yapılar, yapılardaki desenler dikkatimi çekti bu sefer. Geçen sefer kuru otlar, dikenler, yapıların üzerinde büyüyen bitkiler çekmişti dikkatimi. Şimdi bir sürü kuş, toprak altlarına giren fare değil tavşan değil bir küçük hayvan. Aslan Kral’daki küçük hayvan dedi Pedro, o ne ben yine bilmiyorum ki. Aslan Kral sinemada izlediğim ilk filmdi hem, filmden çok babamı, gittiğimiz yeri hatırlıyorum.

IMG_3764

İnan misafir ediyor bizi evinde. İnan Dersimli. Bağlamayı çalmayı etrafındakileri izleyerek öğrenmiş, kültürüm bu benim diyor. Sokaklarda yürürken Armine tabelasını görüyorum, bir giysi markası Armine. Şaşırıyorum aaa Armine! diye, çünkü Armine Ermenistan’da bir kadın ismi. Van’da da karşıma çıkıyor sonra bu marka. Daha önce fark etmediğim şeyleri fark etmeye başlıyorum şehirde, bakışım çeşitleniyor. Yalnız başıma gezsem sokaklarda daha farklı olurdu muhtemelen. Pedro Ermeni Kimliği çalışan bir sosyal antropolog, Türkiye’ye kendi keyfi ziyareti için gelmişti aslında, ama araştırmam için önemli olduğunu anladım dedi, Ermeniler’i anlamak için Türkiye’yi de anlamak burayı da görmek gerektiğini düşündüğünü söyledi. Kars’tan Doğubeyazıt’a geçtik. Ararat’ı daha yakından görmek için, hem yol üstüydü. Yol üstüyse de ulaşım kolay değil, dolmuşlar günde birkaç kere, hem de doluveriyor hemen.

IMG_3867.JPG

Gökmen bizim misafir etti. Gökmen Doğubeyazıtlı bir sürü hikayesi var. O kadar çok ki hatırlamıyorum hepsini. Erivan Radyosu’nu o mu anlatmıştı? Erivan radyosu meşhurmuş burada. Kürtçe’nin yasak olduğu zamanlar Erivan Radyosu’nu dinlermiş Kürtler. Günün belli saatinde Kürtçe yayın olurmuş, herkes radyonun başına geçermiş. Nevin’in annesi de Erivan’da Kürtçe biliyorlar diyordu, radyodan bahsederek.

Sonra Şip diye bir yer varmış, evlerin bittiği yerde Ararat’ı görüyormuşsun iki taşın arasından, bir de su akıyormuş. Etrafta görülecek çok yer varmış. Ararat’a çıkmak şimdi yasak. Eskiden turlar düzenliyormuş oraya Gökmen şimdi o işler durmuş. Iğdır’da otobüsten geçerken yıkık dökük bir binanın balkonunda silahlı bir asker görüyorum, bir sürü asker görüyorum yolda. Arkamdaki iki kardeş gördükleri askerleri birbirlerine gösteriyorlar. Onlar bizi korumak için oradalar diyorlar birbirlerine. Garip bir soru soruyorlar babalarına, şimdi hatırlamıyorum soruyu. Sokağa çıkmak günah mı gibi bir soruydu. Sokağa çıkmak mıydı o başka bir şey mi hatırlayamıyorum. Doğubeyazıt’ı seviyorum niyeyse. Ararat’ı görebileceğimiz bir yere gidiyoruz, binalar olmadan. Koşsam varacağım sanki. Çok garip bir his. Uzun zaman o kadar uzaktan gördükten sonra bu kadar yakın olmak elini uzatsan dokunabilecek olmak gerçekten garip.

IMG_3895.JPG

Yedi Kilise’nin olduğu köyde de garip hissetmiştim kendimi. Eski Ermeni Köyü’nde Ermeniler’den izler arayarak baktım etrafı. Geçmişini arayan bir Ermeni’ymişim gibiydi. Ermenistan tarafından dokunulduğumu, kolayca kaybolmayacak bir etki bıraktığını söyledi Pedro, fark ettiğim detayları görmemin üstüne. Kars’ta bir yapının bir taşının üstünde 1915 yazısını görüyorum. Yerevan’dan ayrıldığımı hala hissetmiyorum tam, ev arkadaşım yanımda ya. Ancak ondan ayrılınca anlıyorum gerçekten ayrıldığımı Yerevan’dan. Yavaş yavaş, nasıl olduğunu tam anlayamadan, zamanla.

IMG_4088.JPG

Yaşar Kemal’in şu satırlarında sarı süpürgeleriyle Yerevan’ı hatırlıyorum yine.

“Van’da sabahleyin her evin önünü, evin önü sokaksa sokağı, caddeyse caddeyi bir kadının süpürdüğünü göreceksiniz.”

IMG_4354.JPG

Dönüş yolunda güneş yoktu diye mi bilmem gidiş kadar çok fotoğraf yok.

İnsanlar var, kuşlar var.  Bir dahaki yazıya onlar, sondan bir önceki bu yazı.

 

iyi ki yaşıyorlar

eve uğrayış

Bizim arka sokaklar hep Aygestan 🙂

Yolculuğumuza yanlış bir tercihle başladık, Tiflis’ten. Metro ve Lüks Karadeniz’in pençelerinin arasında 90 – 80 fiyat atışmalarının içinde kendimizi metro gişesinin önünde bulduk Ceren ve Selma’yla. İnsanı parayla kandırmak çok kolay. Ucuz yiyecek, ucuz seyahat, ucuz tohum.

Bursa’da bir handa tahin satan bir amca vardı ondan tahin alacaktık. Sonra pazarda gördüğüm koyu renkli tahin ilgimi çekti balların arasında. Pazarcı asıl arıcıymış. Baba mesleğiymiş, soyadı da arıcı, nüfus cüzdanını çıkardı gösterdi. Tahini Konya’dan getirtiriyormuş. Yerli tohum bunlar dedi. Diğerleri tohumları başka yerden getirtip burada yağını çıkarıyor dedi. Sonra o tahinden aldık tahinci amca yerine. Tahinci amcadan da haşhaş alalım dedik. Sonra ona sordum nereden geliyor bu susamlar diye. Pakistan’dan geliyormuş. Hiçbir şey ekemiyoruz ki dedi. Şu kadarcık tohuma bir sürü para veriyoruz, İsrail’den geliyor dedi. Doğal tohumla ilgili 6 aylık bir hapis cezasından bahsetti. Tohum ekmek mi saklamak mı şimdi internette yaptığım küçük araştırmayla böyle bir şey bulamadım. Ama susamlar Pakistan’dan geliyormuş bu amcaya. Kendimiz yapıyoruz kendimiz diyor ama susamlar Pakistan’dan. Her köşebaşındaki simitlerin susamının %80’i ithal ediliyormuş meğer.  Son 10 yılda tarım alanlarının azalmasıyla üretim iyice gerilemiş.

http://www.dunya.com/sektorler/tarim/susam-uretimi-yuzde-50-geriledi-ithalatta-ucunculuge-yukseldik-haberi-229558

Günce AKP ve Metro benzetmesi yapıyordu. Metro’nun ve Akp’nin aynı anda yükselmesi, Türkiye’yi sarmasından bahsediyordu. Biz de yolculuk boyunca bunu bol bol hissettik. Düzgün oturmamıza yönelik şoför ikazı, aynı koltuğu birden fazla kişiye satmalar, sistemde arıza varmış böyle olmuş demeleri.  Ama sisteme girmeden sattıklarını düşünüyorum o biletleri, bir arıza olduğuna pek inanmıyorum.  Asıl problemin kaynağının firma olduğunu unutup yer kavgasına girişen, birbirine düşen insanlar. Enerjimiz düştü, umudumuz azalır gibi oldu, biz napıyoruz kapalı bir çevrenin içinde yaşıyoruz Türkiye’nin çoğu böyle gibi şeyler düşündük. Neyse ki sonra yolda gördüğümüz “Bir oy her şeyi değiştirir” yazıları, Ceren’in annesinin hazırladığı kahvaltı eşliğinde apartmandaki komşuları, köyündeki insanları “hayır” için ikna etme çabalarını dinleyince keyfimiz yerine geldi.

İyi ki gelmişiz onca yolu!

Güneşin doğuşuyla Bursa’ya varıp çalışan dolmuş göremeyince yürüdüm. Arka sokaklardaki Ermenistan benzeri fotoğraflar bu sabahtan. Tamamen dönünce bana orayı anımsatan çok şey olacak burada sanırım, izler gelip duracak sanki, bakalım.

eve uğrayış

buralarda bahar

IMG_1820Burda ilk çiçekler açtı, alt sokağımızdaki kilitli kapıyı tıklatıp Hermine Hermine diye arkadaşına seslenen yaşlı teyze benim Ermeni olduğuma inanmak istedi, beni Ermeni’ye benzetti. Türkiye’den geliyorum deyince ama Ermeni’sin değil mi, annen baban, deden ninen de mi Ermeni değil diye sordu 🙂 Yok yok Ermeni’ye benziyor yüzün dedi en son. İlk çiçekler bunlar dedi çektiğim ağaçtaki çiçeklere, erik mi dedim kayısı dedi. Aa ama bizim bahçedeki kayısı daha açmadı diye düşündüm. Aslında arılar gelmeye başladı ona da, çiçekleri yarı açıldı.

IMG_1735Ev arkadaşım Pedro’yla gece yarılarında yemek yapma gibi kötü bir alışkanlığımız oluştu, öyle olunca uykulu gözlerle kolay yemekler yapıyoruz. Bu pek iyi olmuyor, sabaha yumurta kalmıyor sonra. Sabah birşeylerin yokluğu iyi bir bahane aslında dışarı çıkmaya. Sabahları sokaklar çok güzel, gün yeni başlarken. Yumurta almaya diye çıkıp sokaklarda dolanıyorum. Şu bizim mahalledeki sadece iki kere açık gördüğüm kilitli çocuk parkına gidip sallanasım geldi evden çıkmadan. Oranın salıncakları çok güzel arkalığı yok ve kocaman. Ama hep kilitli! Bir kez açık görünce artık hep açık olacak diye düşünüp sevinmiştim, sonra baktım yine kilitlenmiş. Bir kere daha açık gördüm, belki bu sefer dedim. Ama Pedro bu sabah yine kapalı olduğunu söyledi, yine de gittim oraya, açık gibiydi çünkü içimde. Öyleydi de, ilk kez sallandım o geniş güzel salıncaklarda. Hızlanınca salıncak öne giderken ellerimi bırakasım geliyor otomatik olarak, hep böyle mi yapardık, sallanmanın mekaniği bu mu bilmiyorum. Ama biraz garipsedim, her defasında ellerimin yanlara serbest düşme isteklerini. Daha hızlanmak için sanki bu tepki.

Sonra yine ışığı takip ettim civarımızdaki ara sokaklarda. Kapılardan sızan, yerlerde, kedilerin üzerinde desenler oluşturan ışığı. Metale vurma sesiyle Hermine Hermine diyen yaşlı teyzenin sesi karıştı sokağın ışığına sonra. Kayısının ilk çiçekleri üzerindeki arıların hareketi. Yaşlı teyzenin muhabbetiyle örüldü gün, üst sokaklara da mı çıksam diye düşünürken karnım acıktı eve döndüm. Pedro da kaybolduğumu düşünmeye başlamış, yumurtacı pek yakın çünkü ara sokaklarda parklarda oyalanmazsan.

IMG_1753

Bıraksalar ne güzel yaşayacağız şu dünyada. Tabii şimdi param var, evim var, burada güvende hissediyorum da konuşuyorum işte ben de. Yoksa oy kullanmaya Türkiye’ye gelmeye karar verdim ve şimdiden o sokaklardaki tedirgin yürüyüş hislerimi anımsadım. Bir şey olabilir, her an her şey olabilir tedirginliği. Bir anda karar verdim sanki gelmeye, eski videolara bakarken, Çağdaş’ı gördüm evimizdeki videoda, Suruç’taydı o gün, artık hayatta değil. Belki onu gördükten sonra oldu bilmiyorum, o gün güçlü bir istek duydum gelip oy kullanmaya dair. Türkiye’ye gidip gelip 10 gün sonra yine Türkiye’ye geri döneceğim. Muhtemelen de hepsi karayoluyla olacak. 2 gün süren yolculuklar, buradaki deneyimimin parçalanacağını düşünmem (şimdi pek öyle düşünmüyorum bakalım yolda ne olacak, vücudum yer değiştirmeme tepkiler veriyor, bu yüzden bir süre yerleşik olmaya ihtiyacım varmış gibi, evim olacak bir yerlere ki şimdi öyle bir yerdeyim, güvenli alandan çıkma korkusu gibi bir şey herhalde bu.), Hasmik, Nina ve Aram’ın kaçıracağım performansları, Kyle’ın düzenleyeceği Paskalya etkinliğinde olup orayı çekemeyecek gözlemleyemeyecek olmam, böyle yavaş yavaş vedalaşmak yerine hızlı bir geçiş yapacak olmam, aslında yola harcayacağım parayla Türkiye’de bir süre yaşayabilecek olmam ve bunların kafa karıştırıcılığı var/dı üzerimde. Yine de Türkiye’ye gelip oyumu kullanasım var. Sorumluluk duyuyorum üzerimde. Sonuçlar hileli olursa da, kabul edilmeyebilirse de, şu an elimizde bu var, bunu niye denemeyeyim diyorum. Kalmam bencillik olacakmış gibi. Öyle hisler. Kendimi gelmeye göre ayarladım bile, bu haftasonu ne zamandır ertelediğim köy ziyaretlerine başlasam diyorum, filmimi hemen birkaç gün içinde bitireyim diyorum. Dönünce de sunarım diyorum, hem zaten altyazı için vakte ihtiyaç var ne kadar önce bitirsem iyi. Geldiğimde de bitmiş projelerimin rahatlığıyla şehirle, insanlarla yavaş yavaş vedalaşır, zamanı çekip uzatırım. Zaman çok göreceli, tam olarak yaşayınca bir gün bile yeterince uzun ve doyurucu. Bir sabah yürüyüşü yetiyor bazen günü yaşadığını hissetmeye. Hem eşyalarımı iki kere de taşırsam daha kolay olur asıl dönüşüm, Van’a, Kars’a uğramak, az eşyayla, hem kışlık botlarımı ayakkabılarla değiştiririm. Bir sürü ek neden buldum bile gidişime. Aslında aklıma ilk kurt düşüren de Murat’ın oy için Türkiye’ye gideceğini duymamdı. Ben de düşünüyordum ama sonra yukarıdaki saydığım nedenlerle arka plana itmiştim bu düşünceyi. Sonra planları aralayıp ön plana geldi. Ve bakalım-pencereden-bakalım.

IMG_1752

 

buralarda bahar

performanstan sonra

Cuma günü performansımızı gerçekleştirdik.

IMG_1473

Ne olacağından pek emin değildim, seyircinin nasıl algılayacağından, ne tepki vereceğinden ya da ne yaptığımızdan. İstediğim şey seyircinin yaptığımız performansla ilişki kurabilmesiydi. Samimi bir zemin olsun istiyordum. Sokaklarda, düğünlerde oynanan geleneksel danslardaki birlikte olma, birlikte oyun oynama halini, o hissi yakalayabilelim, bize katılsınlar hatta sonunda seyirciler diyordum. Ermenistan’a geldiğim ilk günlerden beri odaklandığım şey ortaklıklar aslında. Benzerlikleri gördüm hep farklılardan çok. Belki de birlikte yaşanan yılların izini sürdüm bilmeden, sokakta yürürken gördüğüm sarı süpürgelerde, ortak kelimelerde, insanların hallerinde. Videolardan, kitaplardan araştırmaya çalıştım bir süre halk danslarını. Ama sanki bir şeyler olmuyordu tam. Bu yolla üretemiyor, sıkılıyordum hatta. Pratik gerekiyordu. Ermeni Dansları kurslarına katılmak, dansları, insanların birlikteliğini deneyimlemek çok daha gerçekti, bir şeyler üretmeye daha açıktı. Performans, teoriye uğrasa da pratikten geçiyor benim için. Kurulan ilişkilerle şekilleniyor. Dans edeceğim insanları bulana kadar çok soyut çok belirsizdi. Bizimle şekillendi, Hasmik’in doğaçlama derslerine ilk gittiğim günde hissettiklerimle, orada tanıştığım Sona, Vanuhi, Anna’yla, performansa katılmasalar bile Hayk’la, Mariam’le oluştu. Yaptığım dans filmleri gösteriminin sonunda bize katılan Nina ve Aram’la gelişti. Nina heyecanını kattı, aklına gelen fikirleri. Performanstan yarım saat önce yeni bir ortak kelime keşfettik Hasmik’le, Anna’nın gnum em çişik demesiyle. “Çiş”, çişik””miş. Bunu da kullanalım dedi Hasmik. Son provada isimlerimizi kullanmayı denedik Hasmik’le olan ikili dansımızda. Ben çok emin olamamış bir yere oturtamamıştım isim kullanmamızı ama tamam demiştim. Performanstan sonra Eleni o isimlerimizi söylediğimiz anın onu çok etkilediğini söyledi. Bazen senin kurmadığın anlamları bulabiliyor seyirci, güzel olan tarafı da bu performansın. İzledikçe açılıyor. İzlemeden, sunmadan bilinemiyor. Bizim halimiz bile çok farklıydı seyirciyle birlikte. Seyircileri daire şeklinde oturtmuştuk, biz ortada dans ediyorduk. Gerçekten tüm grubu hissedip birlikte oyun oynadık aslında. Biraraya gelmeyi denedik basitçe. Bu geleneksel dansların yakaladığı o birlik duygusunu başka şekilde yakalamanın araştırmasıydı aslında. Ne var ne yok sözleri bir haykırışa dönüştü performans sonunda, seyirciye, Türkiye’ye, Ermenistan’a bir haykırış. Basit bir soru.  Performansın sonunda büyük bir enerji hissettim insanlarla konuştukça bizim hissimiz onlara da geçmişti, sevmişlerdi. Bizim mutlu ettiniz dedi bir arkadaşım Ermenistan’dan. Türkiye’den başka biri çok etkilendiğini söyledi bedenlerimizin biraraya geldiği sahnede. İlk defa bir çağdaş dansı anladığını söyleyenler oldu. Bazıları mesajı anlamadığını ama hislerimizin ona geçtiğini söyledi. Bazıları sorunu, aradaki çatışmayı göremediğini, böyle bir konuda daha güçlü, daha çarpıcı, seyirciyi kendi komfor alanından çıkarıp sarsacak birşeyler görmeyi istediğini söyledi. Başka biri soykırımdan bahsetmemek, acıya dokunmamak inkarı bir yerinden destekler gibi mi oluyor diye soru işaretleri oluştuğunu söyledi kafasında. Bir tarafın öfkesini, diğer tarafın umursamazlığını da dahil ederek bir şeyler yapmak mümkün müydü acaba diye düşündüğünü söyledi. Başka biri Anadolu’daki diğer dillerin niye olmadığını sordu, niye Kürtçe niye Çerkezce yoktu mesela ortak kelimelerde diye. Oldukça yapıcı eleştiriler aldık yani. Aslında sonunda planladığım soru cevap kısmını yapamadık, biz bir ara içeriye gidince insanlar dağılmaya başladı, bireysel sohbetler oldu daha çok. Ama şimdi keşke yapsaydık ve daha çok insanın ne düşündüğünü duysaydım diyorum. Şimdi kapımın çalınmasıyla bizi izlemiş olan bir Fransız arkadaşım geldi, ona sordum biraz nasıldı performans diye. O çok bir şey hissetmediğini, böyle şeyleri çok hissedemediğini söyledi, ama performansın sonunda seyircilerde büyük bir coşku gördüğünü söyledi. Sanırım geleneksel dansların yakaladığı o coşkuyu biraz olsun yakalayabildik. Kendi aramızda yarattığımız o enerji seyircilerin oluşturduğu çemberin içine yayıldı, aralarında dolaştı. Bir buluşma gibi oldu dedi bir Kürt arkadaşım, Türkiye Ermenisi bir arkadaşım kendimi ilk defa azınlık gibi hissetmedim dedi. Bir sürü Türkiye’den gelmiş insan olduğundan mı bilmem. (Türkiye’den gelip Ermenistan’da yaşayan şu an tabii) Performansın mükemmel olmasını beklemiyordum. İyi mi oldu bilmiyorum ama bir şey oldu diyorum. Bir adım.

IMG_1376

Bu performans diğer dilleri de içerse güzel olurdu, ama bizim deneyimimizden çıktığı için, o ortak kelimeleri ben burda yaşarken keşfettiğim için böyle oldu. Diğer dilleri bilmediğim için onlar üzerinden ilişki kuramıyorum da bildiğim dil olan Türkçe’den yola çıkabiliyorum. Kürtçe ya da başka diller olmaması onları yoksaymak gibi mi oluyor pek emin olamıyorum. Deneyimden çıktığı için, bizim deneyimimiz olduğu için böyle. Aramızda Kürt, Çerkez, Laz olsaydı o zaman da öyle bir şey çıkardı. Belki bir dahakine böyle bir projeye daha çok etnik grup dahil etmeli, çünkü katılımcılar belirliyor projeyi. Onlarla şekilleniyor.

IMG_1345

Final gösteriminden çok süreci önemli buluyorum aslında. Birlikte üretmeyi, birbirimize dokunmayı, buluşmalarımızı, tanışmamızı. Türkiye’ye gitme planlarını, orada da arkadaşlarımla, diğer dansçılarla tanışacak olmalarını bu insanların. İlişkilerin bir dalga gibi giderek büyümesini önemli buluyorum. Bir arkadaşım Türkiye’deki arkeolojik kazılara başvurmak istedi mesela, ben ona antik kentlerden bahsettikten sonra. O oraya gidecek, orada başka ilişkiler kuracak, onlar onu tanıyacaklar, o onları. Ordan başka bir ilişki başlayacak. Dansı Türkiye’ye sunmaya gelirsek Türkiye’deki seyirciyle nasıl oluyor onu göreceğiz. Oradan başka ilişkiler doğacak. İnsanlar birbirlerine dokunmuş olacak. Asıl ihtiyacımız olan bu gibi geliyor, dokunmak, yeniden tanışmak. Hafızamızdaki yokluğu ancak böyle doldurabiliriz yavaş yavaş. Bilmediklerinden, dokunmadıklarından korkuyor ya da umursamıyor insanlar. İlişkisizlikten gibi geliyor bana. İlişki kurarsak birbirimizi de anlayabiliriz daha çok. Bilmiyorum Türkiye’de bu performansı daha sert daha eleştirel bir yerden mi yaklaşıp göstermek gerekiyor. Soykırım zemininden özellikle kurmak istemedim aslında, çünkü farklı bir zeminden farklı bir bakışla yaklaşmak gerektiğini hissediyordum. Yeniden üretmek istemedim soykırımı ya da sınırları. Geleneksel danslara bakıp benzer figürler gördüm, yemeklere bakıp benzer yemekler, benzer sözcükler, benzer şehirler. Birlikte yaşadığımız zamanlarda birbirimizden alıp verdiğimiz o şeylerin parçalarını gördüm buradayken. Birbirinden habersiz, temassız yaşayan ortak kültürleri olan iki halktan, halk oyunlarındaki duygulardan yola çıkıp, beden üzerinden sorular sorup bedenlerin biraraya gelmesinin yollarını arayıp birlikte neşe ürettik sonunda seyirciye de bir miktar geçirebildiğimiz. Nasıl oldu bilmem ama böyle bir şey oldu. “Ne var ne yok” bir diyalog başlatıcı aslında, sonra uzun uzun her şeyi konuşmaya bir zemin, yeni bir zemin, bir araya gelmek üzerinden açılan. Bu zeminden başlasak konuşmaya her şey belki daha anlaşılır olur iki taraf için de kimbilir. Birbirine dokunmadan anlayamıyor insanlar karşı tarafın hislerini, yaşadıklarını. Temas gerekiyor. Temastan önce düşüncede anlaşılamıyor her şey ki soykırımın yokluğu üzerine kurulan bir devletin insanlarının da Ermeniler’le temas etmeden soykırımı kabul etmelerini bekleyemeyiz gibi. Çünkü zaten kocaman bir inkar zemini üzerine inşa edilmiş her şey. Halklar temas kurup birbirlerinden, hikayelerden, deneyimlerden öğrenmeliymiş öyle doldurmalıymış bu boşlukları gibi. Bunun için de önyargısız bir ortak zemin ve birebir temas gerekiyor. Öyle olunca her şey çok açık, çok anlaşılır oluyor. Sanırım bu burs programının amaçladığı da bu. Performanstan fotoğraflar henüz elime geçmediğinden şimdilik fotoğraflar bunlar.

IMG_1462

 

performanstan sonra